26.08.1994 - Cennet İsteyen Hayır Yapsın, Cehennemden Korkan Şehvetine Dikkat Etsin, Ölüm Ve Sabır

26.08.1994 - Cennet İsteyen Hayır Yapsın, Cehennemden Korkan Şehvetine Dikkat Etsin, Ölüm Ve Sabır
Aziz ve muhterem Akra dinleyicileri,
Allah’ın arslanı Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh ve kerremallahu veche hazretlerinden rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîfi bahis konusu etmek istiyorum.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, -birkaç kaynak var; İbn Asâkir, İbn Neccâr ve daha başka kaynaklar var.- Orada rivayet edildiğine göre -rivayet eden râvîsi Hz. Ali Efendimiz- Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki;
مَنِ اِشْتَاقَ إِلَى الْجَنَّةِ سَبَقَ اَلَي الْخَيْرَاتِ وَمَنْ أَشْفَقَ مِنَ النَّارِ لَهَا عَنِ الشَّهَوَاتِ وَمَنِ تَرَقَّبَ الْمَوْتَ صَبَرَ عَليَ اللَّزّاَتِ وَمَنْ زَهِدَ فِي الدُّنْيَا هَانَتْ عَلَيْهِ الْمُصِيبَاتُ.
Men iştâka ile’l-cenneti sâbeka ile’l-hayrâti ve men eşfeka mine’n-nâri lehâ ani’ş-şehevâti ve men terakkabe’l-mevte sabera ale’l-lezzâti ve men zehide fi’d-dünyâ hânet aleyhi’l-musîbât. [1]
Şimdi dört tane cümle var. Bu cümleler üzerinde açıklama yapmak istiyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Men iştâka ile’l-cenneti sâbeka ile’l-hayrâti.
İlk cümle bu…
“Kim cennete müştâk ise hayırlara yarış edercesine koşar gider.”
Ve men eşfeka mine’n-nâri. “Kim cehennemden korkuyor ise” lehâ ani’ş-şehevâti “Nefsinin şehevâni arzularından kaçar.”
Ve men terakkabe’l-mevte sabera ale’l-lezzâti. “Kim ölümün göz önünde olduğunu anlarsa, müşahede ederse, ölümü görürse, lezzetlere kendini kaptırmaz sabreder. Böylece âhirete hazırlanmaya dikkat eder.”
Ve men zehide fi’d-dünyâ.
Kim Allah’ın sevdiği bir huy olan dünyaya meyletmemek, zahid olmak, dünya konusunda müstağni bir hâlet-i ruhiye içinde olmak -buna zühd duygusu diyoruz.-
“Kim dünyaya karşı zühd duygusu içinde olursa” hânet aleyhi’l-musîbât. “Artık ona, kedisine gelen çeşitli belalar musibetler kolay gelir.”
Onlara tahammül etmekte zorluk çekmez, onları umursamaz.
Şimdi muhterem dinleyiciler şöyle bir soruyu sorabiliriz;
Cenneti istemeyen kim var?
Cennet, bizim inandığımız Allah’ın rahmetinin tecelli ettiği âhiret yurdu. Mü’min bir insan ebediyen âhirette Allah’ın rızasının olduğu ve mü’min kullarına gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin oturup da, hayal edip de, tahayyül bile edemeyeceği kadar güzellikleri, nimetleri hoş şeyleri topladığı bir mükâfat yurdu cennet…
Biz buna inanıyoruz. Tevrat’ta ve İncil’de de var. Ehl-i Kitâb dediğimiz kendilerine eskiden peygamber gönderilmiş ümmetler de inanıyor. Bütün hıristiyan âlemi de ufak tefek telaffuz farklılıklarıyla cennete inanıyor. Biz Adn Cennet’i diyoruz; onlar Aden diyorlar, vesaire. Biz Firdevs diyoruz onlar Paradise diyorlar ama onlar da inanıyorlar. Yahudiler de inanıyor. Dünyadaki insanların büyük çoğunluğu cennete inanıyor, cenneti seviyor, cenneti istiyor. Dünyada güzel bir şey, bir yer, bir manzara gördü mü; “Cennet gibi güzel, aman paradise, filan gibi…” diyor, böyle isimler veriyorlar. Tamam, ama bu kuru sevgi olmaz. Bir insan bir şeyi severse, sevdiği için yapabileceği bazı şeyler olabilmeli. Bazı fedakârlıklar olmalı ve o sevdiğini kazanmak için hak etmek için yapması gereken bir takım ödevleri var; o ödevleri yapması, vazifeleri yerine getirmesi lazım.
Cenneti istiyorsa insan, “Ben cenneti istiyorum” diye kenarda durmayacak, hayırlara koşacak, faydalı işler yapacak.
Çok önemli muhterem kardeşlerim.
Boş durmayacak, oturmayacak, eser verecek, eylem yapacak, iş yapacak, hayır yapacak; yaptığı hayır da faydalı olacak, işe yaramaz bir şey olmayacak, yaptığı şey işe yarar bir şey olacak. Ondan insanlar, hayvanlar, canlılar, dünya, hepsi faydalanacak. Asırlar boyunca faydalanacak.
Bir insan bir ağaç dikse o ağacın dalına bir kuş konsa, meyvesinden gagalasa onu dikene bir sevap veriliyor. O ağacın altına birisi otursa, gölgelense dikene sevap veriliyor, o ağacı, o fidanı dikmiş olan kimse ölmüş olsa bile sevap kazanıyor. Odununu yaksa, kurumuş olsa kuru dallarını yaktığı ısındığı zaman bile o ağacı dikene sevap veriliyor.
Hayra vesile olmak, hayrı başlatmak, hayrı tesis etmek İslâm’da çok önemli. Hepimizin içinde bu duygu olması lazım. Faydalı olmak duygusu, boş vakit geçirmemek duygusu, hayırlara koşmak duygusu…
Bir de hayırlarda yarışmak. O kardeş de yapıyor, öbür kardeş de yapıyor. O hacı efendi de yapıyor, bu da yapıyor.
O zaman sen ne yapacaksın?
Sen daha güzel bir hayır yapmak için zihnini çalıştıracaksın, daha güzel bir hayır ortaya koymaya çalışacaksın.
Bizde klasik olarak hayır yapma deyince ilk hatırımıza gelen cami.
Tamam, cami çok güzel bir şey. Allah’ın evi, içinde ibadet ediliyor, edildikçe sevap kazanılır ama bir semtte bir tane, iki tane cami var. Doldu, tamam. Zaten bu ihtiyacı karşılıyor ve fazla bile geliyor. Üçüncü bir tane yapacağına o zaman cami yerine buraya şimdi başka ne lazım diye düşün. Onu yapmaya çalış.
Elhamdülillah, Allah’a hamd ü senâlar olsun. İnşaallah daha büyük hayırlar yapmaya da kardeşlerimiz muvaffak olurlar.
Bir radyo şirketi kurmakla bakın Türkiye’nin kaç yerinde şu anda konuşmalarımız dinleniliyor. Elhamdülillah. Nice nice kardeşlerimiz Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerini, dinimizin inceliklerini güzelliklerini öğrenmiş oluyorlar. Bu bir eğitim.
Bu kadar insanı bir okulda, bir sınıfta toplayabilir misiniz?
Herkesin işi olur gücü olur. Ama mutfakta hanım çalışırken bu konuşmayı dinliyor. Arabasını sürerken şoför hem kendisi dinliyor hem müşterisine dinletiyor. Dükkânda tezgâhtar malını satarken açmış hem onu dinliyor hem müşteri dinliyor. Hayır hâsıl oluyor, ne kadar güzel! Görüyorsunuz bu da bir hayır işte. Kalıcı bir hayır…
Mesela bir de kitap hayrı var. Kitap yazıyorsunuz okunuyor. Okunuyor asırlarca, okunuyor. Bu hadis kitapları İmam Gazzâlî’nin eserleri işte. Mübarekler hadisleri toplamışlar, kitaplara geçirmişler. Biz açıp onların eserlerini okuyoruz. Tabi onlar sevap kazanıyorlar. Peygamber Efendimiz. “İşte cenneti isteyen boş durmaz.” diyor. Hayırlara yarışır, hayırlara doğru koşar, öteki müslümanlardan daha çok hayır yapmak için gayretli olur.
İslâm’ın ruhu bu. İslâm, tasavvuf, dervişlik miskinlik değil; hayırlara koşmak, faydalı olan şeyleri yapmak yoludur ve dünyada bu kadar güzel başka yol yok.
Ve men eşfeka mine’n-nâri lehâ ani’ş-şehevâti.
Bir de bunun karşı tarafı var.
“Efendim ben cehennemden korkuyorum, Allah’ın gazabına uğramak istemem, ateşlerin içinde cayır cayır yanmak istemem, çeşitli işkencelerle, Allah’ın bildiği, Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği çeşitli mânevî cezalara mâruz kalmak istemem, sevdiklerimden ayrı düşmek istemem. Kahrolmak, mahvolmak istemem.”
Tamam, iyi güzel istemiyorsan o zaman ne yapacaksın?
Lehâ ani’ş-şehevât. “Böyle düşünen bir insan şehvetlerden şöyle frenler, kendisini çeker, alıkoyar.”
Şehevât ne demek?
Şehevât-ı nefsâniyye, insanın içinin, nefsinin, egosunun, canının çektiği istediği şeyler.
İnsan dondurma isteyebilir, yemek isteyebilir, gezmek isteyebilir, eğlenmek isteyebilir, uyumak isteyebilir, çalgı çalmak, şarkı söylemek isteyebilir, dinlenmek isteyebilir, oyun isteyebilir, kumar isteyebilir, bir başkasının malını isteyebilir. “Ah şu benim olsa, alsam” filan diye… Ama insanın içinin, nefsinin, canının çektiği, istediği her şeyi alması, yapması doğru değildir.
Nedir?
Bunun bir sınırı vardır. Kanunlar ilâhî kanunlardır, Allah’ın hükmüdür. Haram, helal fikirleridir.
Bir de bazı istekler insanoğlu için muzırdır. O isteklerin peşine düştüğü zaman insan alkolik, eroinman oluyor, şehvetperest olarak gençliğini yitiriyor, sıhhatini yitiriyor.
Her şeyin bir dozajı var. İlacın da bir miktarı var, damlanın da bir sayısı var. “15 damla damlatacaksın bir bardağa, günde iki defa içeceksin.” diyor doktor mesela. Her şeyin bir miktarı var. Güzel bir şey olsa bile onun da miktarı önemli.
Bir de istediği şey güzel olmayabilir, faydalı olmayabilir, zararlı olabilir.
“İşte ama canım çekiyor çok istiyorum.”
Çocuk mesela annesinin eteğine yapışıyor;
“İlle şundan istiyorum.”
“Evlâdım olmaz, o sana zararlı, midene dokunuyor. Hastasın, dişlerini çürütüyor…”
İstiyor ama pis, temiz değil vesaire…
Demek ki; islâm’da cenneti kuru kuruya temenni etmek yok. Hayırlı, faydalı işlere koşmak var. Kuru kuruya, “Ben cehenneme düşmek, azaba gazaba uğramak istemiyorum.” demek yok. Kuru kuruya laf yok. Onu sağlamak için de günahlardan, haramlardan, nefsânî, şehvânî, şeytanî işlerden uzak durmak var. Bu da önemli. Görüyorsunuz kuru lafa, palavraya İslâm önem vermiyor; sağlam iş istiyor. Elle tutulur bir şey ortaya konulmasını istiyor.
Üçüncü cümlesi Peygamber Efendimiz hazretlerinin sallallahu aleyhi ve âlihi teslimen kesirâ:
Ve men terakkabe’l-mevte sabera ale’l-lezzâti.
Ölüm gözümüzün önünde. Her gün yakınlarımızdan, akrabalarımızdan haberler alabiliyoruz. Vefatlar oluyor. Gazetelerde okuyoruz. Ama “Falanca da mı vefat etti? Allah rahmet eylesin.” İnna lillah ve inna ileyhi raciûn vesaire…
Ölümü gören o zaman sabera ale’l-lezzâti. “Lezzetlere, zevklere sabreder.” Fani dünya.
Hocamız cennet mekân Mehmed Zahid Kotku hazretleri. “Fani dünya hoştur amma, ahiret, mevt olmasa” derdi.
Hoştur fani dünya ama sonu ölüm. Ölüm var, ölümden sonra da hesap var. Hesaptan sonra da cennet var veya cenneti kaybetmek var. Cehenneme düşmek, cayır cayır yanmak var. Binaenaleyh, her lezzetli şeye de el uzatılmaz. Lezzetlere sabredilir.
Lezzetler, asıl lezzetlerin hepsi cennette olacağı için cenneti kaçırmamak için, biraz da sabırlı olmak lazım. Kendini tutabilmek, ölümü göz önünde tutmak lazım. Onun için Peygamber Efendimiz; “Ölümü unutmayın, ölümü göz önünde tutun” buyurmuş. Üçüncü cümle de bu.
Dördüncü cümle:
Ve men zehede fi’d-dünyâ hânet aleyhi’l-musîbât. Bir müslümanda zühd duygusu, takva duygusu varsa, zahid ise, abid ve zahid bir kul ise, fani dünyanın geçiciliğini, boşluğunu, hiçliğini, değersizliğini anlamışsa o zaman dünyanın içindeki musibetler de ona hafif gelir.
“Ne olacak, fani dünya. Zaten kendisi ne ki? Olabilir böyle şeyler.” der ve musibetlere karşı da metin olur. Musibet insana geliyor. İstemeden de geliyor. Hiç kimse musibeti talep etmez herhalde. “Bana musibet gelsin. Cayır cayır şu sıkıntılara düşeyim, ah edeyim vah edeyim, acılar içinde kıvranayım.” diye kimse istemez. Düşmanına ister de kendisine istemez. Ama gelir, herkese gelir.
Musibetler en çok peygamberlere gelmiş. Salih kullara, abid kullara, zahid kullara, evliyaullaha gelmiş. İmtihandır, çünkü dünyada her zaman tatlı şeylerle imtihan olmaz; bazen de musibetlerle imtihan olur. Onları da metin olarak karşılayabilmek lazım, ondan dolayı yıkılmamak lazım.
Onun için müslüman musibetlere karşı dirençli olacak. Yıkılmaz, sarsılmaz, sabreder, bir de sabırdan dolayı da ecir alır.
Müslüman iki sebepten ecir alıyor:
Nimetler gelince şükrediyor, sevap kazanıyor ecir alıyor. Musibetler geldiği zaman sabrediyor, yine ecir kazanıyor. İkisinde de sevap kazanıyor. Onun için bu dünya hayatının içinde böyle olaylar olabilir, hastalık gelebilir, ölüm gelir. Çeşitli ticarî hayatta, ailevî hayatta problemler çıkabilir. Çıkar ne yapalım herkese geliyor… Reisicumhurlara da geliyor, devlet başkanlarına da geliyor. Devriliyorlar, çıkıyorlar, iniyorlar. Büyük zenginlere de geliyor, fabrikatörlere de geliyor. Amansız hastalıklara düşüyorlar. Farkı yok, bütün insanlara bu gibi olaylar gelebiliyor.
Binaenaleyh dünya hayatı böyledir. “Zaten dünya hayatı geçicidir, fanidir.” deyip metin olacak insan. Metin olmak, dayanıklı olmak, dişini sıkmak ve atlatabilmek. Çünkü bu da önemli bir şey.
Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-kederi denilmiştir.
“Kadere inanan, bu gibi şeylerin karşısında sağlam durur.”
Onun için atalarımızın sağlamlığına cümle cihan halkı hayran olmuştur. Böyle kale gibi, çelik gibi. Nasıl çelik, böyle kıvırırsın eğilir, bırakırsın tekrar eski haline gelir. Yay gibi, çelik gibi...
Neden?
Çünkü kader inancı var. Her şeyin Allah’tan olduğunu biliyor. Allah’ın kendisini imtihan ettiğini biliyor. Edebini muhafaza ediyor, dişini sıkıyor, sabrediyor.
O acının da kendisine sevap kazandıracağını, sabrettiği zaman kendisine sevap kazandıracağını bilir.
Ne kadar güzel bir hadîs-i şerîf öğrenmiş olduk. Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz rivayet ettiği için o da önemli. Türkiye’mizde Hz. Ali’yi seven özel gruplar var. Onlar da Hz. Ali’yi bilsinler, yolunu bilsinler diye ben istiyorum. Hz. Ali Efendimizle ilgili sözleri de bahis konusu etmek istiyorum. Oradan rivayeten gelmiş hadîs-i şerîfleri de zikretmek istiyorum.
Özetleyelim;
Peygamber Efendimiz, “Cenneti isteyen boş durmaz; hayırlara koşar, insanlara faydalı işler yapar.” diyor, yapmalıdır demek istiyor. “Cehennemden korkan şehevât-ı nefsâniyesine dizgin vurur, fren yapar, kötü işlere meyletmez.” Lafta bırakmaz işini. Kötülüklerden kendisini çeker. Ölümü gören lezzetlere karşı sabreder, âhiretini berbat edecek işleri yapmaz. Sabırlı olur, ölüme hazırlanır. Ve dünyanın boşluğunu gören insan da kendisine gelen musibetlere karşı metin olur, dayanıklı olur, onların karşısında demoralize olmaz, yıkılmaz, morali perişan olmaz. İntihara, vesaireye kalkışmaz. Metin olarak durur. Sabreder ve ecir alır. Sonunda da iyi olur.
Allah bizi cennet için hazırlanan, faydalı işler yapanlardan eylesin. Cehennemden korunan, kötülüklerden kendisini çeken, kötülükleri yapmayan insan eylesin. Ölümü görüp de hazırlanan ve kendisine âhirette zarar verecek lezzetlerden, kendisini çekebilecek insan eylesin. Fani dünyanın lezzetlerine dalıp da ihmalkârlık yaptırtmasın. Dünyanın boşluğunu görüp de başımıza ufak tefek bir şeyler gelirse Allah’ın sevmeyeceği reaksiyonlar içine düşmeyen sabırla, metanetle meseleyi karşılayıp oradan da sevap kazanan kullarından eylesin. Hem dünyada hem âhirette bahtiyar olun. Allahu Teâlâ cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
[1] Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, XIII, 175, r. 10134;
29.06.1985 -
Hac, Ramazan Ve
16.07.1999 -
Emire İtaat Peygambere
