01.06.1980 - Cennete Giriş, Hayvanların Eceli

01.06.1980 - Cennete Giriş, Hayvanların Eceli
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li celâli vechihî ve li azîmi sultanih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi ihsânin ecmrîne't-tayyibine't-tahirîn
Âtî bâbe'l-cenneti yevme'l-kıyâmeti fe-esteftihu fe-yekûlü'l-hâzinü. Men ente? Fe ekûl, Muhammed. Fe-yekûlü bike ümirtü en lâ eftehâ li ehadin kableke.
Sadaka Resûlullâh fi mâ kâl ev kemâ kâl.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel ve İmam Müslim, bu hadîs-i şerîfi rivayet etmişler.
Âtî bâbe'l-cenneti yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet günü ben cennetin kapısına geleceğim."
Resûllullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz cennetin kapısına geleceğini bildiriyor. Gelecek, kapının önünde; cennetin kapısı var, bekçisi var. Orada cennet bekçisi melek, Rıdvan var.
Fe-esteftihu. "Açılsın şu kapı." diye kapının açılmasını talep edeceğim. Fe-yekûlü'l-hâzinü. "O zaman o kapının bekçisi olan melek diyecek ki." Men ente? "Kimsin sen ya mübarek?"
"'Aç kapıyı' diyorsun. Gelmişsin arkanda bi-gayr-i hisâb cennete girecek insanlarla kapıya dayanmışsın. Kimsin sen ya mübarek" diye o melek soracak.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
Fe-ekûl. "Diyeceğim ki" Muhammed. "Ben Muhammed'im. Ben Allah'ın has kulu, has peygamberi, âhir zaman peygamberi seyyidü'l-evvelîn ve'l-âhirîn Muhammedü'l-emînim." diye kendini tanıtacak.
Muhterem kardeşlerim!
Burada birazcık durup bir şey söylemek istiyorum. Bir eve gittiniz, zili çaldınız. Efendimiz'in terbiyesini biliyorsunuz.
Ne yapardı?
Ya kapıya arkası dönük dururdu ya yan dururdu. Direk kapıya bakmazdı. Doğrudan doğruya bakmazdı. Çünkü kapıyı açan bir kimse kadın olabilir. Kendi kocası geldi sanır, çocuğu geldi sanır, saçı açık olabilir, göğsü bağrı açık olabilir.
Onun için kapı çalındığı zaman Efendimiz böyle dururdu, bizde edep öyledir. Çaldıktan sonra kapıda yan ya da arkası dönük duracağız.
"Buyrun, kim o?" deyince; "Falancayla görüşmek istiyorum." denecek.
Yalnız bizim lisanımızda "Kim o?" deniliyor.
Kapı çalındığı zaman bir ses geliyor içeriden:
"Kim o?"
"Ben!"
Fesübhanallah! Herkes "Ben." diyor. "Ben" sözü bir şey ifade etmiyor ki. Adını söyleyeceksin, kim olduğunu söyleyeceksin. "İsmim Esad, filancayım, falancayım."
İsmini söyleyeceksin. "Ben" sözü doğru değil.
Burada da Efendimiz'in cevabından onu hatırladım. Men ente? "Sen kimsin ya mübarek?" diye melek sorunca, o da diyor ki;
"Ben Muhammed'im."
Burada güzelce edep öğreniyoruz. İsmini söylüyor. Meleğin cevabına bakın:
Fe-yekûlü. "Melek onun üzerine diyecek ki." Bike ümirtü en lâ eftehâ li ehadin kableke. "Senden önce bu kapıyı başka hiç kimseye açmamak üzere emrolunmuştum Yâ Resûlullah! Allah'tan emir böyleydi."
"Ey meleğim! Sen bu kapının bekçisisin. Bu kapıdan önce Muhammed-i Mustafâ'm geçecek. Ondan önce bu kapıyı sakın kimseye açmayasın. İlk önce o geçecek. O ilk giriş şerefi, ona ait olacak." diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tavsiye edilmiş olduğu için melek de diyecek ki;
"Allah bana böyle emretmişti, böyle tavsiye etmişti yâ Resûlullah! Senden önce bu kapıyı zaten kimseye açmayacaktım. Mademki sensin, buyur." diyecek ve cennete Peygamber Efendimiz girecek.
Cennete Peygamber Efendimiz'le beraber girenlere; duhûl-i evvelîn derler.
Dühûl burada füûl vezninde ama mastar değildir. Girmek mânasına gelmiyor. Dâhîl kelimesinin çoğuludur. Dehale gibi. Burada ism-i fâilin cem'idir.
Dühûl demek sücûd gibi rükû' gibi. Sâcid'in cem'i sücûd geliyor. Râki'i'in cem'i rukû' geliyor. Onun gibi.
Dühûl de ne demek?
"Dâhil olanlar."
Dühûl-i evvelîn ne demek?
"Cennete ilk girecek kimseler."
Bunlar nasıl kimseler?
Cennete bi-gayr-i hisâb girecekler. Hepsinin kalbi aynı, pırlanta gibi kalbe sahip, pırlanta gibi insanlar. Tepeden tırnağa nur insanlar, yetmiş bin kişi cennete bigayr-i hisâb girecek.
Allah'ın lütfu ile defter açılmadan, divan kurulmadan, hesaba çekilmeden, zahmet çekmeden, ter dökmeden duhûl-i evvelîn ile cennete girecekler.
"Yetmiş bin kişi girecek." diye, bildirilince, Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerîfte;
"Ben Rabbimden artırılmasını istedim. Yâ Rabbi! Daha da arttırsan. Daha fazla kul girse." diye istedim" diyor.
O zaman Allahu Teâlâ hazretleri; bu yetmiş bin mübareğin her birine, yetmişer bin kişi bağışladı. Yetmiş bin çarpı yetmiş bin, dört milyon dokuz yüz bin kişi. Ve "Rabbimin avuçlarından bir avuç kul daha."
Hani biz kum filan avuçlarız. Veya hazineye gelmiş bir insan bir sürü yüzük taşları, elmaslar var. "Avuçla bakalım bir avuç, bir avuç daha…"
"Rabbimin, Rahmân olan Rabbimin avuçlarıyla bir avuç kul daha!" diyor. Dört milyon dokuz yüz bin artı ilave bir de bir avuç kul daha ama kimin avucu?
"Rahmân'ın avuçlamasıyla bir avuç kul daha."
Bir büyük miktar daha girecek.
Dört milyon…
"Yetmiş bin kişi "has kul" olarak girecek. Her birine yetmiş bin kişi bağışlanmış olarak dört milyon dokuz yüz bin kişi girecek. Bir de bir miktar daha."
Artık her şeyin esrarını yine Allahu Teâlâ hazretleri bilir. Öyle bi-gayr-i hisâb cennete girecekler. Sıkıntı çekmeden, zahmete uğramadan, eza cefaya uğramadan, hesabın telaşına düşmeden.
Zaten bazı insanlar hesaba çekilirken Allah'ın bazı has kulları nerede olacak?
Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde olacak. Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde sefa sürecekler. İnsanlar onları aşağıdan bizim yıldızları seyrettiğimiz gibi, yukarıya bakıp bakıp seyredecekler. "Kim bu mübarekler" diye hayran kalacaklar, imrenecekler, gıpta edecekler.
Bunlar kimlerdir biliyor musunuz?
Bunların hakkında hadîs-i şerîfler var. Seb'atün yuzillühümu'llâh diye Sahîh-i Buhârî'de de hadîs-i şerîf var.
Sayılıyor:
"Onlardan bir kısmı, birbirlerini Allah rızası için kardeş edinmiş olanlar, ihvan olanlar, has kardeş olanlar."
Bizim kardeşliğimiz ondan.
Biz niye birbirimizin ihvanıyız, kardeşiyiz?
Niye ben derse başlarken size hitaben fa'lemû eyyühe'l-ihvân diyorum.
"Bilin ki ey ihvanım!" diye başlıyorum.
Neden?
Biz ihvanız.
İnsanlar birbiriyle ihvan oldu mu, kardeş oldu mu, Allah onları Arş-ı Âlâ'nın gölgesinde gölgelendirecek.
Bir başka zümre; tenhalarda Allah'ı zikredip "Allah Allah" deyip gözlerinden yaşlar boşanan âşıklar. Bi-gayr-i hisab cennete girecekler, Arş'ın gölgesinde gölgelenecekler.
Erbab-ı zikir.
Neden zikir yapıyoruz?
"Öyle olalım." diye.
Neden birbirimizle ihvan olmuşuz, kardeş olmuşuz?
"Öyle olalım." diye.
Diğer bir grup; mescidlere aklı takılı olup da hep namaz kıldığında, tekrar namaz kılıncaya kadar mescide gitmek isteyen insan.
Niye mescitleri dolduruyoruz?
"Öyle olalım." diye.
Diğer bir zümre, namusunu iyi koruyan insan, kendisine birisi bir teklifte bulunsa bile "Ben Allah'tan korkarım." diyen bir insan.
Diğer bir zümre; yaptığı hayrı, sadakayı gösteriş için değil de sağ eli verdiği zaman sol eli duymayacak gibi gizli veren, gösterişsiz veren insan.
Diğer bir zümre; küçüklüğünden beri küfre sapmamış, günaha girmemiş, batmamış, bulaşmamış, sakalını bırakmış, namazını kılmış, "Elhamdülillah harama kuşak çözmedim, elhamdülillah haram lokma boğazımdan geçmedi, elhamdülillah bir namazımı kazaya bırakmadım." diyen insanlar.
Adaletli hükümdarlar, gençliğinde aklı mescide takılı kimseler. Birbirini Allah için seven, kardeşlik eden insanlar. Bir kadın kendisini kötü bir yola çağırsa namusunu koruyup günaha girmemek hususunda dayatabilen, diretebilenler. Gizli sadaka verenler. Tenhalarda gözyaşı dökenler. Doğru sözlü, doğru özlü, aldatmayan, yalan söylemeyen, emniyetli, güvenilir tüccarlar. Ve bunun gibi bazı kimseler, bi-gayr-i hisab cennete girecek.
Allahu Teâlâ hazretleri biz eksikli kusurlu, âciz nâçiz kullarını da öylece cennete girenlerden, cemâlini görenlerden, rızasına erenlerden eylesin.
Âcâlü'l-behâimi küllihâ mine'l-kummeli ve'l-berâğîsi ve'l-cerâdi ve'l-hayli ve'l-biğâli ve'd-devâbbi küllehâ ve'l-bakari ve ğayri zâlike âcâlühâ fî't-tesbîhi fe-ize'nkadâ tesbîhuhâ kabada'llâhü ervâhuhâ ve leyse ilâ meleki'l-mevti min zâlike şey'ün.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Bizim hadis alimi olan Hocamız, başka rivayetten de alarak bunu uygun gördüğü için kaydetmiş İbnü'l-Cevzî isimli bir alim buna mevzû demiş. O fikre katılmadığı için kaydetmiş. Böyle olabilir.
Ulema arasında fikirler bakımından ihtilaf olur. Birisinin bilgisi ötekisinden fazla olur. O bildiği başka bir şeye dayanarak tamam "Bu böyledir." diye söyleyebilir.
Ben de bir âciz, nâçiz kardeşinizim. Birisi anlattı ki o da profesör kardeşimiz. Medine-i Münevvere'ye gitmiş, oradaki bazı âlimlerle görüşmüş.
"Ben filanca hadîs-i şerîfin aslı olduğunu sanmıyorum. Bana hiç sahih gelmiyor Ben o konuda yedi, sekiz tane hadis biliyorum." demiş.
Doğruluğuna kâni değil.
Bir başka hocaefendi kardeşimiz, hafız; "Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar oturmak rivayetleri zayıf." dedi.
"Hayır, ben altı, yedi tane hadis biliyorum, kuvvetli sıhhatli."
Demek ki bilgiler, görüşler ve bilimsel kanaatler farklı olabiliyor.
Behâimin. "Hayvanların ecelleri."
Hepsi, haşerattan, tahtakurusundan bitten, pireden, çekirgeden, attan, katırdan, binek hayvanlarından, sığırdan, inekten ve bunlara benzer, bunların dışındaki her şeyden bunların ecelleri tespihleriyledir.
Fe-ize'n-kadâ tesbîhuhâ. "Bunların tespihleri bitti mi Allah onların ruhlarını alır."
Onların canının alınması, Melekü'l-mevt Azrail'in bizim canımızı aldığı tarzda olmaz.
"Tesbihleri bitti mi onların işleri biter." diyor.
Muhterem kardeşlerim!
Biliyorsunuz ki âyet-i kerîmeler var. Bilmiyorsanız ben söylemiş olayım.
Yüsebbihu li'llâhi mâ fî's-semâvâti ve mâ fî'l-ard. "Yeryüzünde, semada, yerin içinde dışında her varlık Allah'ı tesbih eder."
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbihahüm. "Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı tesbih etmesin. Ama siz onun tesbihini sezemezsiniz, anlayamazsınız." buyuruluyor.
Her şeyin tesbih ettiği âyetle sabit, her şeyin tesbihi var. Bu tesbihleri duyan insanlar var. Evliyâullahtan gönül gözü açık, gönül kulağı açık insanlar çiçeğin tesbihini duyuyor, arının tesbihini duyuyor, taşın ağacın tespihini duyuyor. Duyanlar var.
Acaba, bunlar lisan-ı hâl ile mi tesbih ediyor? Bir yoruma göre mi tesbih ediyor?
Hayır. Sesini duyuyor, tesbih ettiğini duyuyor. Bunlar rivayetleri güvenilir olan insanlar. Evliyânın hayatında okuduğumuz zaman görmüşüzdür.
Böceklerin, çiçeklerin hepsinin de böyle tesbihi var. Bu tesbihi bitti mi o zaman onların da hayatları sönüyor.
Bir rivayet var:
Evliyâullahtan bir zât dervişlerine; "Çiçek toplayın." demiş. Bir tanesi gitmiş, elinde bir çiçekle geri gelmiş. Ötekiler hocalarına demet demet, kucak kucak çiçek getirmişler de bir tanesi, kırık saplı bir çiçek getirmiş.
"Sen niye bir tane getirdin evladım?" demiş.
Biliyor hâlini ama soruyor.
"Sen niye bir tane getirdin evladım? Bu soluk çiçeği getirdin."
"Affedersiniz, efendim, ama hangi çiçeğe elimi uzattıysam tesbih ettiğini gördüm, kırmaya kıyamadım. Tesbihini duydum, kırmaya koparmaya kıyamadım. Baktım bunun sapı zaten kırılmış, tesbihi bitmiş. Bunu aldım, getirdim." demiş.
Demek ki Allah, esrarını bazı kullarına gösteriyor. Böyle bir durum var. İbnü'l-Cevzî, bu hadîs-i şerîfe "mevzû" demiş. Ama bizim hocamız, başka kaynaktan da almış. "Mevzu değil, ben o fikre katılmıyorum." demek istiyor. Ben de hocamızın fikrindeyim.
Her varlığın böyle tesbihleri var, âyetle sabit. Bu tesbihi tamam oldu mu gidiyor. Ne kadar önemli bir mâna, görüyor musunuz?
Zikretti mi, tesbih etti mi yaşıyor da; zikretmedi mi, tesbih etmedi mi ölüyor. Müslümanları da bundan ibret almaya davet ediyorum.
Sen de zikredersen kalbin dirilir, canlanır. Sen de zikirden gafil olursan kalbin ölür. Allahu Teâlâ hazretleri bizi zikriyle meşgul olan;
Ve'z-zâkirîna'llâhe kesîran ve'z-zâkirât diye methettiği, yolunda dâim, zikrinde kâim, sevdiği razı olduğu kullar eylesin.
01.06.1980 -
Peygamber Efendimizin Uykusu,
01.03.1997 -
Allah Kullarını Alimlere
