01.12.1990 - Hayatımızın Gayesi İman Duygusu

01.12.1990 - Hayatımızın Gayesi İman Duygusu
el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ. Emma bâ'd:
Müslümanlar ve mü'minler olarak hayatımızın gayesi, temeli, bütün duygularımız, düşüncelerimiz iman duygusudur.
Bizi öteki gençlerden farklı kılan; sporla, sinemayla, eğlenceyle meşgul etmeyen, sorumluluk duygusu taşıtıp da halkımıza karşı, öbür ortadan insanlara, nâsa karşı, sıradan insanlara karşı görev duygusuna sahip kılan Allah'a hamd olsun! Bu güzel bir şey, teşvik ediliyor. En mühim işimiz bu.
Sonra, Peygamber Efendimiz'e bir teselli var:
Ve in yükezzîbûke fe-kad küzzibet rusülün min kablike. "Ey Muhammed! Ey resûlüm! Ey benim elçim! Ey mübarek insan! Ey güzel ahlâklarla mütehallik olan; hassas, duygulu, herkesin iyiliğini isteyen, ‘herkes imana gelsin de cennete girsin' diye çırpınan peygamberim! Onlar seni reddederlerse sözlerini yalan sayarlarsa, yalan söylüyorsun sanırlarsa, sen doğru söylüyorsun ama onlar seni tekzip ederlerse, yalan söylediğin kanaatiyle sana öyle yan yan bakarlarsa, inanmadan bakarlarsa; bak, bu ilk defa senin başına gelen bir olay değil.
Fe-kad küzzibet rusülün min kablike. "Senden önceki peygamberlere de böyle bu muamele yapıldı." İnsanoğlu karşısındakine kolay inanmıyor.
Peygamberlere bile böyle şeyler oluyor.
Ve ila'l-lâhi türceu'l-ümûr. "Bütün işler Allah'a döndürülür, Allah'a râcîdir." Sonunda Allah'ın huzurunda iş belli olacak.
Peygamber Efendimiz'in; "Bu peygamberdir, peygamberlik müessesesinden mezun olmuştur." diye bir şehadetnamesi, vesikası, belgesi; mühürlü, çerçeveli, kenarı süslenmiş bir diploması var mıydı? Böyle bir şey var mı?
Yok. Onlar "sen peygamber değilsin" dedikleri zaman Peygamber Efendimiz ne diyor?
Kefâ bi'l-lâhi şehîden beynî ve beyneküm. "Sizinle benim aramda şahit olarak Allah yeter."
Sen ister kabul et ister kabul etme.
Ve ila'l-lâhi türceu'l-ümûr. Sonunda Allah'ın huzuruna gideceksin, orada belli olur. "Er yarın Hak divanında belli olur." diyor şair. Er, yarın Hak divanında belli olur! Şimdi öyle deniliyor, böyle deniliyor. İftiracılar o zaman mahzun olacaklar, mahrum olacaklar. Yanlış söz söyleyenler görecekler.
Yâ eyyühe'n-nâs. İnne va'da'l-lâhi hakkun. "Allah'ın vaadi doğrudur, haktır." Allah "âhiret var" dediyse olacak. "Cennet var" dediyse vardır. "Ceza ve cehennem var dediyse, o da var. "Mîzan ve hesap var" dediyse, tartma ölçme var.
Saz şairi; "İçinde mi dışında mı, püskülünün ucunda mı? Şeytan bunun neresinde?" diyor, dalga geçiyor. Vaiz; "saz çalgıdır, doğru değil" demiş. "Şeytan içinde mi dışında mı?" diye soruyor.
Hem içinde hem dışında, hem sende, hem senin kafanda hem kalbinde, hem senin çevrende, püskülünün de ucunda, her yerinde. Sarmış, yığılmış. Dalga geçiyor; "Kadı gibi haram yemez, mahkemedeki hâkim gibi haram yemez, durduğu yerde durur." diyor. Durur ama içki meclisinde herkesi keyiflendirir. "Off be! Bir kadeh daha ver, çok efkârlandım." dedirtir.
İnne va'da'l-lâhi hakkun. "Allah'ın vaadi haktır, gerçektir, hakikattir; olacak."
Felâ teğurrennekümü'l-hayâtü'd-dünyâ. "Sizi şu andaki, hayatınızın içindeki olaylar, meşguliyetleriniz, şu andaki rahatınız keyfiniz aldatmasın." Eviniz var, barkınız var, çevreniz var. İnkâr ediyorsunuz ama başınıza taş yağmıyor, bir şey olmuyor; yaşıyorsunuz. Hayâtü'd-dünya burada yeryüzü mânasında değil; "şu yakın hayat, içinde yaşamakta olduğunuz hayat" demek. Âhiret olacak, Allah'a döneceksiniz, işler Allah'ın huzurunda hallolacak, Allah'ın vaadinin hak olduğunu o zaman göreceksiniz. Bu dünya hayatındaki olaylar ve şu andaki imkânlarınız sizi aldatmasın.
"Yaşıyorum" diyorsunuz.
Öleceksiniz be! Toprak olacaksınız! Kemiklerinizle çocuklar oynayacak, mezarınız çökecek, üstüne ayyaşlar, esrarkeşler gelecekler. Gazetelerde vardı. Bazı açıkgözler çıkmışlar, mezarları kazıyorlarmış. Kafa tarafından uç tarafını açıyorlar, eski ölülerin kafatasını çıkarıyorlarmış. Altın diş varsa onları soyuyorlarmış. Yani mezar soygunculuğu. Eskiden kefen soygunculuğu oluyordu, "bezdir" diye kefen soyuyorlardı. Şimdi ölünün altın dişini soyuyorlar. Bir zamanlar ne adamdı ama şimdi kafatası hırsızlarının elinde geziyor, dişlerini söküyorlar. Allah'ın vaadi haktır, âhiret var; dünya hayatı sizi aldatmasın!
Velâ yeğurranneküm bi'l-lâhil ğarûr. "Allah'ın azabından, gazabından, cezasından şeytan sizi gafil etmesin."
Bazıları; "Allah gafûrdur, rahîmdir" diyor, Allah'ın rahmetine aldanıyor, cezasını unutuyor.
Bu günahı niye işliyorsun? Niye böyle açık saçık geziyorsun? Niye içki içiyorsun?
"Allah gafûrdur, rahîmdir, boş ver. Allah benim gibi bir kulu mu cezalandıracak?" diyor, rahmetinin genişliğine aldanıyor. Bu bir aldanma. Veya bazısı da; "Yok öyle şey canım! Hayat ancak bu hayattır, başka hayat yok. Yaşayacağız, öleceğiz; ölünce her şey bitecek, arkasından ikinci bir hayat gelecek değil. Vur patlasın, çal oynasın!" diyor. Usta bir aldatıcı olan şeytan veya çeşit çeşit aldatıcılar sizi Allah'ın cezasından da, azabından da, ikâbından da aldatmasın.
Dünya hayatı aldatıcıdır. İnsanı birkaç türlü aldatır. Keyifler, zevkler, manzaralar, mesire yerleri. Nerede güzel manzaralı bir yer varsa oraya bir gazino kurulur; panaromik, döner mekanizmalı. Bakarsın içki, kumar ve her türlü günah! Orada Allah'ın kudretini temaşa edip de ibadet etmek yerine olmayacak şeyler var. Eskiden nerede bir dağ başı varsa orada bir ibadethâne yapılmış. Bir âbidin, bir râhibin, bir zâhidin ibadethânesi olmuş. Şimdi nerede bir manzaralı yer varsa belediye orada bir döner gazino yapıyor. Antalya olsun, Afyon olsun her yerde, şimdi en manzaralı yerlerde günah işleniyor. Allah insanı şaşırtmasın!
İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe'ttehızûhü adüvvâ. "Aldatıcıların başı, insanı asıl aldatan şeytandır.O sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin."
"Benim esas düşmanım şeytandır." diye siz de bu şuura erin ve şeytanın düşmanlığına karşı siz de ona düşmanlık edin.
"Seni kör şeytan seni! Sen beni aldatmaya çalışıyorsun diye müslüman ona düşmanlık edecek ve onun dediğini yapmayacak.
İnnemâ yed'û hizbehû li yekûnû min ashâbi's-saîr. "O insanları kendisinin tarafına, kendisinin partisine çağırıyor." Hizb; "parti, grup" demek. "Kendi ekolüne, grubuna, partisine çağırıyor."
Li-yekûnû min ashâbi's-saîr. "‘Cehennem ateşi sahiplerinden olsun, oranın ahalisinden olsun' diye insanların ayağını kaydırmaya çalışıyor, ‘cehennemlik olsunlar' diye uğraşıyor."
Ellezîne keferû lehüm azâbün şedîd. "Kâfirlere Allah'ın şiddetli bir azabı vardır." Kâfir olanlara; gerçekleri, imanı inkâr edenlere.
Ve'l-lezîne âmenû ve amilü's-sâlihâti lehüm mağfiretün ve ecrün kebîr.
Ve'l-lezîne âmenû. "O kimseler ki iman ettiler" Ve amilü's-sâlihâti. "Salih, iyi icraatta bulundular, hayırlı işler yaptılar." Lehüm mağfiretün ve ecrün kebîr. "Onlar Allah'ın mağfiretine erecekler, onlara Allah'tan mağfiret ve büyük ecir vardır." İman ve imanının gereği olan eylem ve çalışma. Amilü's-sâlihât. "Çok, çeşitli, uygun icraatlar, hayırlı işler, sevaplı faaliyetler." Bir tane değil, tek yönlü değil; çeşitli ve çok yönlü.
Onun için çok yönlü çalışacaksınız! Fevkalâde aktif olacaksınız!
"Efendim, dervişler miskin olur!"
O senin iftiran. Yalan!
Savaşta çarpışan derviş, nefsiyle çarpışan derviş. "Cami yapılsın" diye sessiz sedasız taş taşıyan derviş. Geceleyin kimse görmeden hayır, sadaka veren derviş. "Gösteriş olmasın" diye salih icraatını zikretmeyip boynunu büküp sessiz sedasız, hiçbir şey bilmiyormuş gibi duran derviş. Kendisini senin karşında "ben âciz, ben nâçiz, ben günahkâr, ben fakir" diye küçük gösteren, "kibre, gurura düşmesin" diye mütevazı davranan derviş. Ama buna rağmen ne iş olmuşsa dervişlerden olmuş! Hangi hayırlı faaliyet olmuşsa dervişlerden olmuş. Onu eskiler de biliyor. Savaşlarda da öyle. Derviş; "Allah yolunda şehit olayım." diye gelmiş ve çarpışmış.
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim!
Padişahlar "Allah'ın fazl u keremiyle ve her birisi erenlerden olan, ricâlullah olan erler ile evliyâ ile ehl-i küfrü kahretmek durumunda olduklarını" biliyor. Ordusunda erenlerin, evliyânın, dervişlerin, Allah ehli insanların olduğunu, onlarla zafer kazandığını biliyor.
Onun için salih ameller, salih icraatlar yapacaksınız. Salih, iyi işler yapacaksınız. Hayırlı işler yapacaksınız. Sizden öncekiler yaptılar, gittiler. Size camiler, vakıflar, medreseler bıraktılar. Şimdi bir tanesini kiraladığımız zaman sevincimizden uçuyoruz. Çeşmeler, yollar, köprüler yaptılar. O zamanın imkânlarıyla cihat ettiler, düşmanı defettiler. İmanın yayılması için gayret gösterdiler. Diyar diyar gezdiler. İnsanlara hakkı anlattılar, hayrı anlattılar. Allah rızası için daha bizim bilmediğimiz nice nice hayır hasenât işleri yaptılar. Açları doyurdular, çıplakları giydirdiler. Değil insanlar, yaralı hayvanları bile tedavi ettiler. Uyuz hastalığına tutulmuş hayvanı merhemlediler, köpeklere baktılar; ayağı kırık, kanadı kırık kuşları tedavi ettiler. Tüm insanlardan ayrı, tüm canlılara yönelik bir duygu içinde oldular.
Şeyh efendinin birisi müritlerine "çiçek toplayın" diyor. Herkes kucak kucak çiçek toplayıp getiriyor. Bir tanesi tek bir çiçekle geliyor.
"Evladım, sen niye bir tanecik çiçekle geldin bakalım?" diye soruyor.
Biliyor ama "ötekiler anlasın" diye ona söylettirecek.
"Efendim, hangi çiçeğe elimi uzattıysam, zikrini tesbihini sezdim, koparmaya kıyamadım. Baktım bu çiçek kırılmış, tesbihi bitmiş; onun için bunu aldım, getirdim." diyor.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî velâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Allah'ı zikr ü tesbih etmeyen hiçbir varlık yok ama siz onun zikrini, tesbihini sezemiyorsunuz." "Kuş da, ağaç da, çiçek de zikrediyor." diye Kur'an söylüyor. Şairler söylemiyor; edebî bir benzetme değil, duygusal bir yaklaşım değil.
Tabi o da bir varlık. Sen de bir varlıksan. Aslında sen bir varlık değilsin, milyar varlıksın. Senin içinde kan hücreleri, deri hücreleri, kemik hücreleri var. Sen bir konfederasyonsun. Federasyon bile az gelir! Sen bir âlemsin, sen bir kâinatsın. Sen bir devletsin. Sen bir imparatorluksun! Senin vücudun birçok şeyden müteşekkil. Çiçekte daha az var.
Sen Allah'a kulluk edersin de o etmez mi? Sen Allah'ı zikredersin de o etmez mi?
O daha iyi eder çünkü onda nefis yok, çünkü onda Allah'ın emrine aykırı hareket etme temayülü yok. Allah ne derse ancak onu yapıyor. Allah sana bir kabiliyet vermiş, bir hürriyet vermiş, bir irade-i cüz'iyye vermiş; kâh hayra gidersin kâh şerre, kâh o tarafa yalpalarsın kâh bu tarafa.
Evet, bir âlemsin ama farkında değilsin. Kendi kıymetinin, izzetinin, sana verilen nimetlerin şükründe değilsin. Yaratanının sana iyiliklerini kavramış değilsin. O'na kulluk etmenin gerektiğinin zarafetine, edebine ulaşmış değilsin de ondan yapıyorsun. Evet, birçok meziyetlerin var ama taştan bile gerisin çünkü Allah'ı tanımıyorsan, Allah'ı bilemiyorsan, O'nu bulamamışsan, sevememişsen, hamd duygusu içinde değilsen, "elhamdülillah" derken sevgiden coşup gözlerin yaşarmıyorsa, Kur'an âyetlerini okuduğun zaman tüylerin diken diken olmuyorsa sıfırsın. "Sen" dediğim, günahkâr insanlar. Onlar o duruma düşmüş oluyor.
Muhterem kardeşlerim!
İşte hayat bu. İşte iman, işte din bu; Allah'ı bilmek, bulmak, sezmek, sevmek, ona kul olmak, salih icraat yapmak.
Allahu Teâlâ hazretleri hayırlara muvaffak etsin. Sevdiği kul olmayı, sevdiği kul olarak yaşamayı nasip etsin.
01.12.1990 -
Kendini Yetiştirmek, Elimizdeki,
01.11.1996 -
Tevbe etmek, Tevbe
