01.12.1990 - Yaşam Gayemiz ve Nimetlerin Farkında Olmak

01.12.1990 - Yaşam Gayemiz ve Nimetlerin Farkında Olmak
el-Hamdü li'l-lâhi rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, şefîi'l-ümmeti nebiyyi'r-rahmeti Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin zevi's-sıdkı ve'l-vefâ. Emma bâ'd:
Çok değerli kardeşlerim!
Biz şuna inanıyoruz ki hayat sadece bu hayat değil. Bundan sonra, bundan çok daha uzun, devamlı -ona ebedî diyoruz- bir başka hayat var. Ve o hayatta bu dünyanın bir sorgusu, suali, hesabı var; cezası veya mükâfatı var. Bunu çok net biliyoruz. Şu salondaki insanlar, şu ülkedeki insanlar, şu bölgedeki insanlar. Umumiyetle biz, bunu bilen insanlarız.
Bilmeyen, kabul etmeyen veya buna inanmayan insan muazzam bir boşluk içinde, çok muazzam bir stres içinde, çok tarifsiz bir huzursuzluk içinde mahvoluyor. Sorulara güzel cevap verememişse intihar ediyor. Mesela Friedrich Nietzsche intihar etmiş. Hadiseleri nihilist bir felsefe ile çözümlemeye çalışmış. "Yok" demekle iş bitmediği için, "yok" cevap olmadığı için, "yok" demekle karın doymadığı için adam sonunda intihar etmek zorunda kalmış.
el-Hamdü li'l-lâhi'l-lezî fâtırı's-semâvâti ve'l-ard. Fatara, "yaratmak" demek. Fıtrat, hilkat, yaratılış mânasına geliyor.
"Şu yeryüzünü, yerküreyi ve bunun çevresinde bulunan semaları halk etmiş, yaratmış olan Allah'a hamd olsun veya hamd O'na, yerleri ve gökleri yaratmış olan Allah'a aittir."
Hamd, övgü ama reel olan, elle tutulur, gözle görülür bir iyiliğin, bir nimetin, bir şeyin, vâkıanın karşısında nimetten dolayı, elde edilen şeylerden dolayı, ihsanlardan, ikramlardan dolayı yapılan bir sevgi. Kuru bir sevgi değil. Palavradan dalkavukluk değil. Karşı taraf onu hak ettirecek bir şeyler yapmış da bunun üzerine bu taraf medyûn u şükrân olmuş, şükran duygularıyla dolmuş; ondan dolayı övgüsü, övgü duyguları cûşa gelmiş. Allah'ın da üzerimizde nimetleri sonsuz olduğu için o nimetlerin karşısında insanoğlu da şükran duygularıyla dolduğundan tabi hamd edecek. Hatta sadece iyi durumlara değil her hâle hamd edecek. Kötü dediğimiz durumların içinde bile çeşitli güzellikler olduğu için, çeşitli hikmetler olduğu için hamd edecek.
el-Hamdü li'l-lâhi alâ külli hâl. Şu anda bana biraz acı ve ızdıraplı gibi görünse bile "Her hâlükârda hamd Allah'adır."
Şimdi "hamd olsun" diye bizim bir temennimiz de olabilir; sen ister temenni et ister etme, ister mü'min ol ister kâfir ol; o önemli değil ama hamd Allah'adır. "Her türlü övgü, her türlü senâ Allah'ındır." mânasına da gelir. Tabi bu daha güzel. Hani bir insan duygusallığından dolayı "teşekkür ederim" diyebilir. Ama teşekkür etse de etmese de ortada teşekkür edilecek bir durum varsa o daha önemli.
Onun için Allahu âlem elhamdülillah dediğimiz zaman, el-hamdü li'l-lâhi'l-lezî dendiği zaman, "Allah'a hamd olsun" diye bir dua mânasından ziyade; "Bak bilin, haberiniz olsun ki siz kabul etseniz de etmeseniz de; anlasanız, idrak etseniz veya etmeseniz de her türlü övgü, medh ü senâ, şükür hep Allah'adır, Allah'a gider." diyoruz.
Neden?
el-Hamdü diyor; kelimeyi tüm mânasıyla, bütün cinsi ihata edecek bir tarzda söylemiş. "Her çeşit hamd, her çeşit övgü Allah'a gider."
"Yapma ya! Nasıl gidiyor?" "Gider!"
Gülü görürsün, koklarsın, mest olursun; "Ne güzel koku!" dersin. Nereye gider?
Övgü güle mi gitti, gülde mi kaldı?
Hayır! Gülü yaratana gider. Kara topraktan gül gibi bir çiçeği yaratana gider. Rengine bakarsın, yaprağının kadifeden daha güzel oluşuna bakarsın; "Mâşaallah!" dersin. Biz mü'min olduğumuz için öyle diyoruz, "Ne güzel yâ Rabbi!" diyoruz.
Öyle demesen bile "Ne güzel!" dediğin zaman o sevgi yaprağa mı gidiyor?
Hayır! Yaprağı yaratana gidiyor. "Hava ne güzel!" Havayı yaratana gidiyor. "Güneş ne kadar tatlı!" Güneşi yaratana gidiyor.
Onun için elhamdülillah çok muazzam bir sözdür. Yerleri, gökleri dolduran bir sözdür. İnsan elhamdülillah'ın şuuruna varıp da elhamdülillah dedi mi temleü'- mîzân "yerleri, gökleri içine alacak kadar büyük olan âhiretteki o Mîzân-ı Kübrâ'nın kefesi dolar; bastırır, ağır gelir. Yani o duyguda olan bir insan çok büyük sevap elde eder. Elhamdülillah böyle bir şey.
Ve bizim Kitabımız elhamdülillah diye başlıyor. el-Hamdü lillahi rabbi'l-âlemîn ile başlıyor. Yani ilk öğrenmemiz gereken şey. Önce; Bismillahirrahmânirrahîm diyoruz, "Allah'ın adıyla" ondan sonra elhamdülillah duygusu geliyor. Demek ki kulda çevreyi inceleme, çevredeki güzellikleri anlama, kendisine yapılan iyilikleri sezme ve bu iyiliğin karşısında iyiliği yapana karşı bir bağlılık, bir sevgi, bir şükran duygusu duyma en önemli olay. İlk önemli iş bu.
Bizim de hemen bu duygu içine girmemiz lazım. Çünkü münevver insanız, tahsil görmüşüz. Kimimiz doktoruz, kimimiz mühendisiz. Baktığımız zaman etrafı taş olarak, ağaç olarak görmüyoruz. Biliyoruz ki taşın molekülleri var, moleküllerin atomları var. İnce bir yapılaşmanın, bir düzenin sonucu olduğunu biliyoruz. Ağacı, odunu gördüğü zaman bir başkası odun der hatta kimisi hakaret makamında kullanır; "Odun!" dediği zaman karşı taraf sinirlenir, kıpkırmızı olur. Ama biz ağacı, odunu gördüğümüz zaman ondaki hücreler örgüsünü, muazzam yapıyı görürüz. İncelediğimiz zaman o düzensizliğin içinde muazzam bir düzen olduğunu görürüz.
Biz onun için hamd duygusuna erişmekte mutlu bir nesiliz. Çünkü münevver bir nesiliz, cahil değiliz, her şeyi dümdüz görmüyoruz. Derinliğini ilmen biliyoruz veya elimize mikroskop geçmişse müşahede yoluyla biliyoruz veya kitlesel büyüklükleri görebiliyorsak uyumu fark ediyoruz.
Mesela, Süleymaniye camiini beğeniyorlar. Kitlelerin uyumu var. Kubbenin minarelerle, duvarlarıyla, istinat teşkil eden kısımlarıyla çevresine çok güzel bir uyumu var. "Şahane bir mimarî zevk var." diyorlar. Valide camii gibi dışında çok süs yok ama onun o sade duruşu, oturmuş bir kaplan gibi duruşu fevkalâde beğeniliyor. Mimarîden anlayan insanlar için hoş bir şey.
Bizim hamd duygusuna sahip olmamız lazım. Yaratanımız olduğunu idrak etmiş insanlar olmamız lazım. Mü'min insanlar olmamız lazım. Ondan bir adım öte, bizi yaratanın bize iyilik ettiğini anlamış olmamız lazım. Çeşitli iyiliklerinin içinde yüzdüğümüzü, varlığımızın O'nun iyiliklerinden kaynaklandığını, onunla devam ettiğini idrak içinde olmamız lazım. İşte hayatın en mühim işi bu. Tahsil değil, kazanç değil, kazancını keyfince harcamak değil, keyif yapmak değil;en önemli duygu bu. Tahsilin de aslı esası bu. İlmin de aslı esası bu duyguya erişmek.
Sizin de bu duyguyu yakalamış olmanız lazım. Bu duyguyu, "elhamdülillah" duygusunu bel kemiği yapmanız, temel yapmanız lazım. Ama düz bir duygu olarak değil de derinlemesine, şuuruna vararak. "Elhamdülillah" dediğiniz zaman sevgi ve hayranlık dolu olan bir insanın "elhamdülillah" demesine ulaşmanız lazım.
Hani aktörlük yapacak insanlara jestleri, mimikleri, sesin tonunu, vurgularını derinlemesine öğretirler. Mesela; "alo" demekten "alo" demeye fark vardır.
Telefon çalar, birisi telefona bakar; "Alo!" Yani âdetâ "Beni niye rahatsız ettin? Ne istiyorsun, hadi söyle!" der gibi. Kabadayıca bir "Alo!" der. Veyahut "aloo." Ha, bunu kibar bir kızcağız açmış. Belki bir aktör sizin karşınızda otuz türlü "alo" der ve hepsinde de hangi duyguyla söylemiş olduğunu sezersiniz.
"Ne akıllısın sen!"
"Ha, bu bana hayran, aklımı çok beğendi, böyle diyor." dersiniz.
"Ne akıllısın sen!" Bu kızıyor, alay ediyor; anlarsınız. "Sen menfaatini gözetiyorsun güya kurnazlık yapıyorsun ama ben senin niyetini anladım." demek istiyor, değil mi? Ton farkı var. Duygu; söylenen sözün üslubuna, vurgusuna, tonuna tesir ediyor. Oradan anlıyoruz.
İnsan da "elhamdülillah" derken nasıl demeli?
Bu konuşmadan sonra tek başınıza kaldığınız zaman "nasıl elhamdülillah diyeceğinizi" bir talim edin bakalım.
Fâtıri's-semâvâti ve'l-ard. Güç kuvvet sahibi, sanat ve sonsuz bilgi sahibi. Mühendislerin doktorların, atom alimlerinin, filozofların, tarihçilerin bilgileri; her türlü bilgi lafta kalmamış semâvât ve arz meydana gelmiş. Karşınızda muazzam bir eser var. Muntazam, tıkır tıkır çalışıyor. Üstelik "Tıkır tıkır" yapmadan çalışıyor, sesi bile yok, ses bile sıfıra indirilmiş. Güneşin dönüşünü hesaplıyorsunuz; ay tutulmasını, güneş tutulmasını, güneşin doğuş saatini, batış saatini, baharı, mevsimi hesaplayabiliyorsunuz. Çünkü nizam var, güveniyorsunuz.
"İleride böyle olup olmayacağı ne mâlum?"
"Canım işte ortada bir nizam var. Bir düzen olduğu için böyle olacağı belli." diyorsunuz.
İşte bu nizamın bir tanzim edicisi vardır. Ortada bir düzen varsa, dizim varsa, bir dizi varsa, bir dize varsa bunun düzenleyicisi vardır. Bir mısra okuyorsunuz.
"Bunu kim yazmış?"
"Kimse yazmamış."
"Ne demek kimse yazmamış?"
"Çocuk okumayı yazmayı öğrensin." diye bir torba harf götürdüm, harfleri masanın üstüne şöyle bir döktü, sıraladı, bir mısra meydana geldi.
Buna inanır mısınız?
Mümkün değil.
Harflerin çocuk tarafından tesadüfen masaya dökülmesinden ve yan yana tren gibi dizilmesinden bir mısra, bir şiir meydana gelir mi?
Olmaz. Gelmez, mümkün değil. Bir isim bile zor meydana gelir. Milyarda bir ihtimal. Beş-altı harfli bir isim bile kim bilir ihtimaller hesabına göre kaç milyarda bir oluşur. Yani muhakkak bir intizam var, o intizamı tanzim eden var.
el-Hamdü li'l-lâhi fâtıri's-semâvâti ve'l-ard. Yerleri ve gökleri yaratan Allah'a hamd edeceğiz. "Niye hamd edeceğiz?" diye bir duygu içine düşersen yerlere, göklere bak. Yere bir bak! Yüksek bir tepeye çık, Yûşâtepesi'ne çık; Boğaz'ın bir Kuzey tarafına bak, bir de Güney tarafına bak. Gör, Allah nasıl güzel yaratmış.
Allahu Teâlâ hazretleri hayırlara muvaffak etsin. Sevdiği kul olmayı, sevdiği kul olarak yaşamayı nasip etsin.
01.12.1995 -
Karz-ı Hasen, İhtiyacı
01.12.1990 -
Kendini Yetiştirmek, Elimizdeki,
