01.12.1995 - Karz-ı Hasen, İhtiyacı Olana Borç Vermek

01.12.1995 - Karz-ı Hasen, İhtiyacı Olana Borç Vermek
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Dehaltü'l-cennete. "Cennet'e girdim."
Cebrail Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i alıp, zaman zaman böyle müstesna müşahedelere mazhar olacağı yerleri gezdiriyordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çok olağanüstü ikramlara mazhar bir kimse. Miraca çıkmıştı; cenneti, cehennemi, yedi kat semayı, Sidre-i Müntehâ'yı, her şeyleri müşahede etmişti. Zaman zaman da bu müşahedeleri olmuştur, tekerrür etmiştir. İşte böyle bir müşahedesinde olmalı...
"Cennete girdim" diyor, "bir de baktım ki;
Fe-raeytü alâ bâbihâ mektûben, "Cennetin kapısı üzerinde şöyle yazılmış:"
Es-sadakatü bi-aşeretin.
"Bir kimse cebinden parasını çıkartıp bir sadaka verirse, bir hayır yaparsa Allah tarafından bu on misli mükâfatla karşılanır."
Sen sadaka yaptın, ben de sana on misli..." Bir misli değil de, tam sadakanın karşılığı değil de ondan on misli bol bir mükâfatla, Allah onu mükâfatlandıracak.
Ama;
Ve'l-kardu bi-semâniyeti aşer
"Borç vermek..." Karz-ı hasene deniliyor, bir mü'minin bir mü'mine, bir insanın bir insana ödünç vermesi... bu onsekiz misli! Aşağı yukarı iki misline yakın, iki mislinden biraz eksik.
Borç vermek sadakadan daha üstün.
Fe-kultü: Yâ Cibrîlu keyfe sârati's-sadakatü bi-aşeretin ve'l-kardu bi-semâniyete aşeretin?
"Yâ Cebrail, nasıl oluyor sadaka on misli mükâfatla mükâfatlandırılıyorken borç vermek, -karz-ı hasen- 18 misli mükâfatla, çok daha fazla mükâfatla mükâfatlandırılıyor" diye sordum." diyor.
Cebrail aleyhisselam cevap vermek üzere buyurmuş ki;
Li-enne's-sadakate takau fî yedi'l-ğaniyyi ve'l-fakiri.
"Çünkü sadaka verdiğin adamı bilmiyorsundur. Haline acımışsındır verirsin. Varlıklı insanın da fakir insanın da eline düşer. Bazı fakirler var ki dilene dilene, sadaka toplaya toplaya normal bir insandan daha varlıklı oluyor, zengin duruma düşüyor. Ama içinde toplama hırsı oluyor, hâlâ topluyor, doymuyor. Hâlbuki öyle olmaması lazım.
Ben bir hatıramı bu arada nakledeyim. Hiç unutmuyorum, Medine-i Münevvere'de sokağın kenarında Afrikalı zayıf bir kadıncağız oturmuştu. Birisi ona sadaka vermeye kalkıştı. "Buyur" dedi, haline acıdı, zavallı sokağın kenarına oturmuş. Sokağın kenarına da oturunca sadaka kabul eden bir insan diye düşündü, normal, o şekilde oluyor. O kimseye sadaka vermeye kalktı. O kadıncağız, hiç unutmuyorum, "Teşekkür ederim." dedi. "Ben bugün ihtiyacım kadar aldım, almıyorum, sağolun." dedi. Hayret ettim, Allah'ın ne kulları var... Medine'ye de umumiyetle böyle mübarek kullar toplanıyor. "Fakir" dersin sen, kıymetini bilmezsin, gözünde küçük görürsün ama bakarsın Allah'ın evliyâsıdır. Yani Allah onun o fakirliği içinde güzel kulluğundan dolayı derecesini çok yükseltmiş olabilir.
Nitekim valilerden bir tanesi "Afrikalılar'ın Medine'den çıkartılmasını istemiş." diye de rivayet ediyorlar. Medine valisi, "Bunlar bizim şehrin görüntüsünü bozuyor, bunların hepsini derleyip toparlayıp şehirden çıkartayım." diye bir karar vermiş. Gece rüyada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i görmüş, "Onlara dokunma!" diye. Peygamber Efendimiz rüyada bile, asırlarca sonra bile fukarâyı koruyor. Medine'nin fukarâsı da demek ki âşık-ı sâdık, Peygamber Efendimiz'i seven kimseler oluyor.
Hadîs-i şerîfimize dönelim.
Sadaka verirsin, kime gitti, bilmiyorsun, tanımıyorsun ki... Adamın kimlik muayenesini yapacak durumda değilsin ki... Nüfus sayım memuru gibi elinde kâğıt kalem "Anan kim? Baban kim? Memleketin ne? Gelirin?" vesaire diyecek durumun yok. Sadakayı verir, geçersin; zengine de düşer fakire de düşer. Ama karz-ı hasen -borç vermek- mutlaka ona muhtaç olan insanın eline düşecek. Çünkü adam zengin ama muhtaç ki borç alıyor. Gerçekten muhtaç olduğu garantili.
Sevgili dinleyiciler ben burada bir şey daha görüyorum. İslâm'ın ahkâmını bir kere biz tereddütsüz kabul ederiz.
"Kur'ân-ı Kerîm böyle buyurmuş, başımızın üstünde, başımızın tâcıdır."
"Peygamber Efendimiz şöyle işaret eylemiş; hay hay, baş üstüne. Efendimiz nasıl işaret ettiyse öyledir."
Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki karz-ı hasen vermek sadaka vermekten daha sevaplı. Birisi 10, birisi 18 misli sevaplı.
Burada bir şey daha var. İslâm kardeşliğe önem veriyor. Kardeşler arasındaki muhabbetin artması, ilerlemesi de daha önemli. İnsan tanımadığı bir kimseye borç vermez, tanıdığı bir kimseye borç verir, muhabbet ziyadeleşir. Muhabbetin ziyadeleşmesi de önemli. Muhabbetin ziyadeleşmesi için kardeşin kardeşi çağırıp ziyafet vermesi, evine davet etmesi, "Buyur, yemeği beraber yiyelim. Buyur, bu akşam çorbayı beraber içelim." Bunlar muhabbeti arttıran şeyler olduğu için çok sevap.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine'ye gittiği zaman vaaz verirken, ilk konuşmalarını yaparken böyle duyurmuş.
"Tanıdığınıza, tanımadığınıza selam verin."
İslâm'ın bu özelliği de var. Tanımadığı kimseye de, bakar, tanımıyor ama müslüman bir kimse, giyiminden kuşamından belli, Allah selamet versin. Eskiden zaten gayrimüslimler belli oluyordu, kıyafetleri farklıydı. Hz. Ömer radıyallahu anh de farklılık kesinleşsin diye hristiyanların bellerine zünnar bağlamalarını da emretmiş.
"Bağlayın bakalım zünnarı, belli olsun. Cüppelerinizin beline zünnarı bağlayın."
Kesinlik olsun diye yapmış. Hz. Ömer kendi hilafeti zamanında gayrimüslimlerin bellerine zünnar denilen kuşak bağlattırmış. Zaten sakalıyla, tavrıyla, haliyle belli. Bir de mânevî alameti var.
Hani Fetih sûresinin sonundaki âyet-i kerîmede hatırlarsınız;
Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri'ssücûd.
Bu ifade beni çok heyecanlandırıyor...Bizim ümmetimizi, -Ümmet-i Muhammed'i, âhir zaman ümmeti olan, âhir zaman peygamberinin ümmeti olan Ümmet-i Muhammed'i- eski kitaplar methetmiş. Eski peygamberler ümmetlerine övmüşler. "Âhir zamanda öyle bir ümmet gelecek ki, öyle bir Peygamber-i zîşan gelecek ki, onun ümmeti öyle güzel olacak ki..." diye bildirmişler, methetmişler. O methi anlatıyor bu âyet-i kerîme.
Ümmet-i Muhammed'in alametleri nedir?
Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri'ssücûd.
"Yüzlerinde secdeden, secde izleri alametleri vardır."
Bu mübareklerin mânevî bakımından yüzlerinde nuraniyet vardır. Secdeli, rükûlu, namazlı, niyazlı, âbid, zahid, Allah'ın has kulları olduğundan yüzlerinde alametleri vardır. Bu, maddî alamet de olabilir. Eskiden çok secde etmekten insanların anlı nasır bağlarmış, kararırmış, belli olurmuş. "Bak adamcağızın secde ede ede..." Hani insanın çalıştığı zaman eli nasır tutuyor. Secde ede ede de anlı nasır tutarmış, secdeden dolayı...
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine'ye geldiği zaman bildiğine bilmediğine
selam vermeyi tavsiye etmiş. Bu bir. Tanıdığınıza, tanımadığınıza, herkese selam verin. Tanışmak konuşmayı, konuşmak dost olmayı gerektirir. Muhabbet artar diye selam vermenin sevabı var.
Başka?
Bir de yemek yedirmeyi tavsiye etmiş; "Birbirinize yemek yedirin."
Bu iki sebepten oluyor: Bir, zenginler var, zenginlik içinde yaşıyorlar. Öbür tarafta fakirler var. Gece gündüz aç kıvranıyorlar, karınları bir lokma görmemiş; aç kıvranıyorlar. Zengin ötekisini yedirsin, doyursun, böylece bir insanlık vazifesi yapılmış olsun. Zenginin zengini varlıklı olduğu halde, muhtaç olmadığı halde bir kardeşin bir kardeşi davet etmesinde yine sevap var. Çünkü orada da muhabbet artıyor.
İşte bu sözlerden hadîs-i şerîfe geri dönmek istiyorum. Karz-ı hasen verdiği zaman kardeşin kardeşle olan muhabbetini artıracak bir jest oluyor. "Hay Allah razı olsun, bu kardeşim benim sıkıntılı zamanımda bana borç verdi de o sıkıntımı atlattım." diye memnun oluyor, muhabbet artıyor.
Daha aksini de hatırlıyorum. Ankara'da bir kardeşimiz fabrika kuruyormuş. Sağdan istemiş, "Param yok!" Soldan istemiş, "Param yok!" Yani "sağ", "sol" dediğim, şu arkadaştan, bu arkadaştan, etrafında tanıdığı kimlerden istediyse herkes "Param yok!" demiş. Hâlbuki var ama insanlar bu devirde para vermek istemiyor, borç vermek istemiyor.
İki sebepten istemiyor. Bir; borç veriyor, ondan sonra yalvara yakara borç alan kimse bu sefer borcunu vermekte seni yalvarttırıyor. "Vermem" diyor, geciktiriyor, "yok" diyor. Hâlbuki var. Senin paranla otomobil alıyor, işini götürüyor, keyfine bakıyor ama senin paranı vermiyor. Bir bu durumdan dolayı, hani sütten ağzı yanınca insan yoğurdu üfleyerek yermiş. Birkaç defa borç veren pişman oluyor, bir daha vermek istemiyor.
İkinci bir sebep daha var. Enflasyon dolayısıyla bir adam bir adama bir milyon lira para verdiyse bu sene veya on milyon diyelim, şöyle hatırlıca bir para olsun. On milyon lira para vermişse, bir sene sonra on milyonu getirip verdiği zaman beş milyon vermiş gibi oluyor. Belki daha az vermiş gibi oluyor. Tabi herkes bunu hesap ediyor.
"İyi, tamam bu kardeşime beş milyon vereyim ama neden vereyim? Hani benim de ihtiyacım varken niçin ben bunu vereyim? Çünkü enflasyondan dolaylı beş milyon değerine düşüyor. Ben bununla altın alsaydım veya mal alsaydım şu kadar olacaktı. Şimdi onun yarısı kadar olacağım. Enflasyondan dolayı paranın alım gücü düştü..." diye herkes hesap yapıyor, ondan dolayı borç vermek istemiyor.
Bir üçüncü sebebi ekleyebiliriz. İktisatçılar bunu daha iyi bilirler. Bu devirde paranın kullanımından elde edilen faydalar, menfaatler arttı. Parası olan bir insan onu kullanıyor, eviriyor, çeviriyor, kırk türlü çevirip evirdikten sonra bir kâr elde ediyor. Yeter ki elinde para olsun. Para başlı başına bir kuvvet oluyor. O bakımdan da kimse parasını tutup da evirilip çevrilmeyen, rant getirmeyen bir şeye vermek istemiyor.
Birkaç sebepten bu karz-ı hasen meselesi bu devirde biraz zayıflamış. Ama bazen de insanın büyük ihtiyaçları olabiliyor. Ben kendi hayatımdan hatırlıyorum. Çocuklarımı evlendirecektim, kimseden de bir şey istemek istemiyorum, böyle kendi yağımda kavrulayım diye... Ama düğün masrafı; yorgan alacaksın, çeyiz alacaksın filan derken paralar bitiveriyor, insan bir kuruşu hesaplayacak duruma geliyor. "Eyvah! Akşam ne yiyeceğim?" diye düşünme durumuna geliyor. O sıkışık durumlardan dolayı paraya da ihtiyaç olabiliyor.
Bence borç veren kimse -veya borç alan kimse daha asil bir jest olarak- diyebilir ki;
"Kardeşim ben şu kadar altın almış oluyorum senden, o kadar altın vereceğim."
O tarzda biraz bu enflasyonun tesiri engellenebilir.
Karz-ı hasen vermenin sevabı çok. Bu konularda da gayretli olup, karz-ı hasen verip sevaplarınızı arttırmaya gayret ediniz. İbadet ve taatle Allah'ın yolunda ömrünüzü geçirin ki Allahu Teâlâ hazretleri sizi sevsin. Sizleri ve bizleri sevdiklerimizle, evlatlarımızla beraber rahmetine gark eylesin, mazhar eylesin, lütfuna, ihsanına erdirsin, iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.
Allahu Teâlâ hazretleri gönüllerinizin muratlarını, taleplerinizi, dileklerinizi ihsan eylesin.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh
01.12.1995 -
Zekat Vermenin Faziletleri
01.12.1990 -
Yaşam Gayemiz ve
