02.02.1992 - Tasavvuf, Edebiyat, İslam, Müslümanlık Nedir

02.02.1992 - Tasavvuf, Edebiyat, İslam, Müslümanlık Nedir
Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-din.
Emmâ ba'd.
Bizim en önde gelen vasfımız müslüman olmamız ve hayatımızı müslüman olarak tanzim etmeyi arzu etmemiz. Ana toplayıcı vasfımız -parantezin dışındaki müşterek katsayımız, değerimiz- bu. Parentezin içinde a, b, c olabiliriz ama dışındaki katsayımız, değerimiz, hepimiz için müşterek olan taraf bu! Önce müslüman olmamız meselesi.
İslâm ne demek?
"Elhamdülillah müslümanız" diyoruz. "Müslüman olmak" diyoruz. İslâm, "selamet esenlik" mânasından çıkan bir kelime. Esleme, yüslimü, İslâm. Mastarı; "Selamete doğru gitmek, kendisini selamete doğru sevketmek" mânasına geliyor. Araplar'da ef'al bâbı "bir yöne yönelmek o tarafa doğru gitmek" mânasında kullanılan bir kalıptır.
Mesela eş'eme ne demektir?
Eş'eme, yüş'imü, iş'âm. Tahmin edin. "Şam'a doğru gitmek" demek.
Eymene ne demek?- Eymene, yûminü, îmân? "Yemen'e doğru gitmek" demek.
Esleme de "selamete doğru gitmek, kendisini selamete doğru götürmek." demek.
Esleme vechehû li'l-lâh.
"Kişinin kendi zâtını, kendisini Allah'a doğru götürmesi. Allah'a teslim etmesi."
"Teslim etmek" de o mânaya geliyor, aynı kökten geliyor. Yani biz kendimizi selamete götürme yoluna girmişiz, kendimizi Allah'a teslim etmişiz; ana vasfımız bu. Bu vasıf sadece bize ait değil. Bizden önceki büyüklerimize de ait. Hz. Âdem'e kadar, ilk insana ilk peygambere kadar. -Aleyhimüssalevâtü ve't-teslîmât. "Bütün peygamberlere salât ü selâm olsun.-" Hepsinin genel vasfı İslâm'dır. Genel vasfı ne demek?Hepsi kendi şahıslarını Allah'a götürecek yöne girmişlerdir, o yoldadırlar, kendilerini Allah'ın iradesine teslim etmişlerdir. Şahsî fikirlerinin, nefislerinin, akıllarının yönlendirmesinde değil de Allah'ın emrine itaat edip "Tamam ben kendimi O'na teslim ettim, ne derse onu yapacağım." duygusuna gelmişlerdir.
İnsan kelimelerden, kelimelerin köklerinden başlarsa mânalarını daha derinden kavrayabilir. Bizim de ana yapımız bu. Biz de kendi arzumuzun peşinden gitmek istemiyoruz; Allah'ın arzusunu, emrini, buyruğunu yerine getirmek istiyoruz. Kendimizi selamete götürecek yola girmişiz. Kendimizi Allah'a teslim etmişiz.
Eslemtü vechiye li'l-lezî fetara's-semâvâti ve'l-ard.
"Yeri göğü yaratan yaratıcıya zâtımı teslim eyledim. O'na teslim oldum, ne derse onu yapacağım. Emrine âmâdeyim, emrine münkâdım."
İnsanın ya Allah'ın sözünü dinlemesi durumu var. Ya da O'nun karşısında kendisinin sözünü dinlemesi var. Kendi sözü de Arapça "nefs" dediğimiz şey.
Mesela;
Câe Zeydün nefsehû. "Zeyd kendisi geldi." "Bizzat" mânasına. Şimdi biz nefsimizin sözünü, fikrini, kanaatini, aklını, isteğini arzusunu değil de Allah'ın emrini buyruğunu tercih etmiş oluyoruz. Bu önemli bir şey. İbrahim aleyhisselam da öyle yapmıştı. İbrahim aleyhisselam hakkında da âyet-i kerîmede; "O da zâtını Allah'a teslim etmişti, İslâm olmuştu, o da müslümandı." diye bildiriliyor. Onun tavrı da aynı tavır. İçinin arzusunu değil de daima Allah'ın arzusunu tercih edermiş. Hz. İbrahim'in methedilen vasıflarından birisi bu. Methedilen çok vasıfları var ama ana vasfı bu.
Bizim bu mânayı iyi kavramamız lazım. Kendi kendimizi dinlemiyoruz, Allah'ı dinliyoruz. Halbuki Batı medeniyetinde insanın kendisi, kendi şahsı, egosu merkezdir. Ego; nefs kelimesinin Batı dillerindeki tam karşılığıdır. Ego, ben, insanın kendi beni, egosu esastır. Kişinin şahsiyeti esastır. Kendi arzusunu yapabilmesi esastır. Hatta hürriyetler onun için lazımdır, her istediğini yapabilmelidir. Bütün bu hürriyetler oradan çıkmıştır. Biz onlarla daha bu temel noktadan farklıyız. "Ben kendi istediğimi yapmayacağım. Kendim ne istesem onu aşacağım, kendimi yeneceğim, kendimi çiğneyip geçeceğim, Allah ne derse onu yapacağım." diyoruz.
Bu çok önemli. Ve biz böyle dediğimiz zaman kendi kendimizle bir mücadele içine giriyoruz. Canım bir şey istiyor; yemek yemek istiyor, uyumak istiyor, kahveye gitmek istiyor, gezmek eğlenmek istiyor.
Bunlar hep kullandığımız kelimeler...
Canımız bir şey istiyor, bizi kim tutabilir?
Başımızda babamız varsa o tutar, amirimiz varsa o tutar. Toplumda cezalar kanunlar varsa onlar tutar.
"Ben buradaki bütün camları kırmak istiyorum. Canım bu camları kırmak istiyor."
İstiyor ama kıramazsın. Bu iş karakolda biter, mahkemede biter, hapse bile girersin. İnsana her istediğini yaptırmazlar. Demek ki; toplum içinde de tam hürriyet yok. Toplum bir takım kurallar koymuş. İnsan onlara uymak zorunda kalıyor. Demek ki tam hudutsuz bir istek Batı'da da yok.
Mesela ben Almanya'da yaşadım. İçimizde bazı kardeşlerimiz uzun yıllar Almanya'da yaşadılar. Ben de altı aylık, yedi aylık devreler halinde yaşadım. Almanya'nın bende bıraktığı intiba; Almanya'nın korkunç bir gestapo devleti olmasıdır. Arabayı istediğin yere park edemezsin, istediğin işi yapamazsın. Oradan ceza yazılır buradan ceza yazılır. Otobanda duramazsın, geri gidemezsin. Şunu yapamazsın bunu yapamazsın! Eh be! İnsanın masaya bir yumruk vurup vazoları parçalayacağı geliyor. İsveç de öyledir. Batı bizim sandığımız gibi öyle Türkiye kadar hür değildir. Türkiye'nin çamurlu toprağı, kirli ama hür bir havası vardır. Biz burada istediğimizi yapıyoruz; Batı'da o kadar yaptırmazlar. Çünkü başka insanlar çok menfaatperesttir, kıyameti koparırlar.
Sen onun arabasını park ettiği yere arabanı park ettiğin zaman soluğu karakolda alırsın. Sen arabanı onun garajının önüne park ettiğin zaman arabanın yerinde yeller eser. Polis gelmiş, çekmiştir; şu kadar da ceza yemişsindir. Menfaatlerden dolayı gelişmiş kuvvetli bir denge vardır.
Denge tabiatta da var, ona ne diyoruz? "Ekolojik denge" diyoruz. Orada da tabii kuvvetlerin birbirleriyle mücadelesinden oluşmuş bir denge var. "Ekoloji" diyoruz. "Bunu bozduğun zaman bazı zararlar çıkıyor." diye de ilim adamları tespit etmişler.
Nefsiyle mücadele halinde olduğu için müslüman bir bakıma hür değildir. Fakat bu hür olmamak ve Allah'ın emrine tabi olmak daha başka bir hürriyettir. İnsan ya nefsinin emrinde olacak, nefsi ne buyurursa onu yapacak ki bu işin sonu ya karakolda ya hapiste ya kavgada ya çatışmada bitiyor. Çünkü sen nefsinin istediğini yapmak istediğin zaman nefsinin istediğini yapmak isteyen öteki kimselerle çatışıyorsun; bir mücadele oluyor. Bu iş de ya karakolda ya hapiste ya mezarda bitiyor. Yani nefsinin sözünü tam dinleyemiyorsun.
İslâm tam dinlenemeyen bu nefse tabi olmayı reddetmiş.
"Ben nefsi zaten dinlemeyeceğim"
Kimi dinleyeceğim?
Allah'ın emrini dinleyeceğim" demiş. İşte o zaman nefsin esaretinden kurtuluyor, nefse esir olmaktan kurtuluyor ve her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi hikmetli yapan, her şeyin en güzelini yaratan Allah'a teslim olmuş ve O'nun iradesiyle hareket etmiş bir insan oluyor. Güzelliklere, huzura, mutluluğa götüren asıl hürriyeti bulmuş oluyor. Onun için tasavvufta bu şekilde nefsini yenebilmiş insanlara ahrâr derler. Ahrâr "hürler" demek. Mesela Ubeydullâh-ı Ahrâr.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şiirinde diyor ki:
"Ey oğul! Bağlarını kopar ve hür ol! Daha ne zamana kadar altının gümüşün bağlısı, esiri olacaksın."
Demek ki insan; altına bağlı, gümüşe bağlı, paraya bağlı, menfaate bağlı. Memur; amirinin karşısında gık diyemiyor. Dükkân sahibi, müşteriyi kandırmak için bin bir kılığa giriyor. Müşterinin hiçbir sözüne sert çıkamıyor. "Eh be! Ne yaparsan yap, gidersen git." diyemiyor. İnsanlar birçok şeyin esiri. Kimisi kadının esiri oluyor, şiirlerde de yazıyorlar. Namık Kemal de hürriyetin esiri olmuş.
Ne efsunkâr imişsin ah ey dîdâr-ı hürriyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten.
"Ey güzel yüzlü hürriyet! Sen ne efsunkâr imişsin, ne büyüleyiciymişsin. Gerçi esaretten kurtulduk ama şimdi senin esirin olduk."
O da güya hürriyete âşık olmuş. Herkes bir şeye esir. Kimisi kadına esir, kimisi nefsine esir. Daha fenası şeytana esir olan var. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de;
"Kopar bu bağları da hür ol ey oğul!" diyor.
Allah bizi de yolunda eylesin. Kendisini bilenlerden bulanlardan eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Dünyanın ve ahiretin; bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarına erdirsin. Dünya ve ahiretin her türlü şerlerinden korusun.
Bi hürmeti esrâri's-sûreti'l Fatiha
02.02.1993 -
Allah ve Peygamber
01.12.1995 -
Zekat Vermenin Faziletleri
