02.02.1993 - Ashabın Resulullah Sevgisi

02.02.1993 - Ashabın Resulullah Sevgisi
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillâhi hakka hamdihî ve's-salâtü ve's-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîne't-tayyibîne't-tâhirîn.
Ve ba'd.
Biliyorsunuz sahâbe-i kirâmdan, bir zât-ı muhteremi yakaladıkları zaman işkence ile öldürmeye götürüyorlardı.
"Bak gördün mü? Bütün başına bu gelenler; bu musibetler, bu belalar, bu sıkıntılar o Muhammed'in yüzünden oldu. Sen ona inanmamış olsaydın, şimdi evinde çocuğunun yanında olacaktın, o bizim elimizde olacaktı. Şimdi onun yüzünden seni öldüreceğiz." deyince;
Lâ vallâhi! "Allah'a yemin olsun ki benim canım feda olsun. Binlerce kez canım feda olsun. Ayağına diken batmasına razı değilim. Değil sizin gibi zâlimlerin eline geçmesine, işkence görmesine; ayağına diken batmasına bile rızam yoktur." demiş.
Resûlullah'ın yanına gidip gelen müşriklerin murahhas heyetleri, Kureyş kavminin idare meclisindeki yüksek şahsiyetlerine diyorlardı ki:
"Biz kisraların, kayserlerin saraylarına gittik. Sâsânî İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu saraylarını gördük, Habeş'i gördük, başka yeri gördük. Hiçbir hükümdarın tebaasında, Resûlullah'ın etrafındaki ashabının ona sevgisi ve bağlılığı gibi bağlılık görmedik."
Sahabe-i kiram Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'e;
Fedâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! "Annem babam sana fedâ olsun ey Allah'ın Resûlü!" diye hitap ederlerdi.
Peygamber Efendimiz bu sevgiye işaret ediyor. İçinde bu sevgi galeyan edecek ki, insan hakiki mü'min olsun.
Burada şöyle bir parantez açıp bir şey söylemek istiyorum:
Acaba neden Allah celle celâlühû bir fânî kulunu, böyle bir muhabbetle bağlanmak mertebesine çıkarmış? Niçin kullarına, onu bu derece sevmesini emretmiş? Resûlullah da bu emrin gereği olarak, ümmetine böyle olması gerektiğini müteaddit hadîs-i şerîflerinde açıklamış?
Çünkü kullar Allah'ın emrini O'ndan öğrenecek; Allah'ın rızasını, rızası yolunu o yolla bulacak. Çünkü O'nun rehberliğiyle elde edecek. Onu sevmeden, Ona bağlanmadan, Ona itirazsız inkıyat etmeden olmuyor. Ve mürşid-i kâmile aynı şekilde bağlanmak gerekiyor. "O sevgi şirktir." diyenlerin iddialarının boşluğu buradan ortaya çıkıyor. Şirk olsaydı, Resûlullah'a muhabbet de şirk olurdu.
Değildir!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;
"Çocuklarınızı iki haslet üzere yetiştirin!" buyurmuştur.
"Birisi Resûlullah'ın muhabbeti, diğeri Kur'ân-ı Kerîm'in muhabbeti."
Çocukları böyle terbiye edeceğiz ki çocuklar bi-lâ ihtiyâr Resûlullah'ı son derece sevecekler, Kur'ân-ı Kerîm'e son derece hürmet edecekler. İçlerinde her ikisi hakkında çok güzel duygular neşv ü nemâ bulacak.
Sahabe-i kirâmdan Sevban radıyallahu anh bir gün, Resûlullah Efendimiz'in yüzüne gözlerini dikmiş, kendinden geçmiş, mest bir şekilde bakıyor.
Resûlullah'ın yüzüne herkes bakamazdı. Sahabe-i kirâmdan bazıları;
İclâlen lehû. "Ona olan saygımdan Resûlullah'ın cemaline gözümü dikip doya doya bakamadım!" diyor.
O kadar saygı, o kadar hürmet var ki gözünü kaldırıp bakamıyor. Mescide geldiği zaman umumiyetle herkesin gözü yerde olurdu. Ama demek ki bazı âşık-ı sâdıklar bakabiliyor. Mesela Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz bakarmış, tebessüm edermiş; Resûlullah Efendimiz de ona tebessüm buyururlarmış.
Sevban radıyallahu anh bir gün, Resûlullah'ın cemâline gözünü dikmiş, böyle mest seyrederken Resûlullah Efendimiz mütebessim;
"Hayrola, ne oluyor böyle?" diyor.
Etemetteu bi'n-nazari ileyke. "Yâ Resûlullah! Senin cemaline bakmakla nimetleniyorum."
'Anam babam sana feda olsun! Seni çok seviyorum. Yalnız bir husus var ki onu hatırlayınca üzülüyorum. Dünyadayken çok şükür ki senin sahabenden olmuşum, senin asrında gelmişim, senin sohbetine ermişim, senin yanında bulunuyorum ve seni görebiliyorum. Ne devlet bana, ne nimet bana! Ama âhireti düşününce gamlanıyorum, kederleniyorum. Çünkü sen mutlaka cennete gideceksin ve Makâm-ı Mahmûd'a nail olacaksın. Ama ben ya cennete girerim, ya giremem. Cennete girsem bile senin o yüce Makâm-ı Mahmûd'un nerede, ben âciz nâçiz kulun makamı nerede. Orada seni buradaki kadar sık göremem. Düşününce üzüntülere gark oluyorum.' demişti.
Bazı mübarekler de istikbalde O'nu görememenin tasasına düşüyor. O zaman Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem müjdeliyor ki:
Yuhşeru'l-mer'ü mea men ehabbe. "Kişi sevdiğiyle beraber haşr olacak. Allah fazl u kereminden seveni sevilenden ayırmayacak. Âşıkı mâşuktan ayırmayacak, orada o beraberlik olacak."
Demek ki seven sevilenle beraber olacak. Bu yoldan da yine Resûlullah'ı sevmemiz gerektiği noktasına ulaşıyoruz. Madem seven sevilenle beraber olacak, o halde bu dünyada Resûlullah'ın muhabbetini içimizde tahakkuk ettirmeliyiz ki; Allah, âşıkı mâşuktan ayırmadığı zamanda, bizi de onun yanında eylesin.
Öyle mübarekler vardı ki her akşam yatarken gözyaşlarıyla;
"Yâ Rabbi! Ne olur bu akşam canımı al! Ne olur bu akşam öleyim de o Muhammed'e ve ashabına kavuşayım. Al canımı yâ Rabbi" diye dua ediyorlardı.
Sahabeden bir mübarek zâtın vefatında kızı yanına gelmişti de: Vâ ebetâ "Ah babacığım, yazık babacığım!" deyince ona lâ gaden. "Yarın ben Resûlullah'a kavuşacağım. Niye öyle diyorsun?" demişti.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin ölüm hakkındaki gazelini biliyorsunuz. Hani [Mehmed Zahid] Hocamız'ın vefatı günü tevafukan takvimin arkasında yazılı olan gazel:
Be rûz-i mörg çü tâbût-i men revân bâşed, - Gümân meber ki merâ derd-i în cihân bâşed.
"Vefat ettiğim gün, tabutum mezarlığa doğru yürürken, sanma ki benim içimde bu cihanın tasası var. Tabutumu gördüğün zaman; ‘Yazık yazık!' deme; insan şeytana uyarsa o zaman yazık olur. Benim tabutumu uğurlarken; ‘El-firâk, el-firâk! Elvedâ, elvedâ!' deme çünkü ben ayrılmıyorum, kavuşmaya gidiyorum." diyordu.
Demek ki, evliyâullahın hasletleri aynı noktada birleşiyor.
Bilâl-i Habeşî radıyallahu anh, Resûlullah'ın vefatından sonra Medine'de duramadı. Her taraf Resûlullah'ın hatırası ile dolu olduğu için tahammül edemedi. Resûlullah'sız Medine-i Münevvere'ye tahammül edemedi, terk-i diyâr eyledi. Şeydâ gibi diyar diyar dolaştı ama ayrılık da çare değil. Yıllar sonra bir gün döndü geldi, Medine-i Münevvere'ye. "Resûlullah'ın müezzinidir." diye kolundan tuttular, minareye çıkardılar. Bilâl-i Habeşî orada, kendi üslubuyla Resûlullah'ın devrinin ezanını okudu.
Heyye ale's-salâh! dermiş mübarek. Hayye demezmiş. "Onun heyye demesi sizin hayye demenizden hayırlıdır!" diye Efendimiz müdafaa etmiş. Üslubundan belli, Habeş üslubu. Tam Arap değil ama o Resûlullah'ın mescidinde ezan okuyunca o sesten, o sedâdan Medine herc-ü merc oldu.
"Devr-i Resûlullah geri mi geldi?" dediler.
Nasıl biz burada Medineli bir müezzinin okuduğu, oraya mahsus ezanı duyunca bir elektriğe tutulmuş gibi oluyoruz; işte öyle oldular.
Hz. Fatıma radıyallahu teâlâ anhâ hazretlerine Peygamber Efendimiz bir şey söyledi, Hz. Fatıma anamız ağladı. Sonra bir şey daha söyledi, Fatıma anamız tebessüm buyurdu, güldü.
Ne demişti Peygamber Efendimiz?
"Benim âhirete gitme, aranızdan ayrılma zamanım geldi." buyurmuştu.
Fatıma anamız o zaman ağlamıştı.
"Ama üzülme, ehl-i beytim içinde bana en çabuk kavuşacak olan sensin yâ Fatıma!" deyince de gülmüştü.
Ölüme gülen insan. Sevginin ne kadar yüksek olduğunu görün ki "ona kavuşacağım" diye nasıl seviniyor!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi muhabbetullaha, muhabbet-i Resûlullah'a gark eylesin. O deryaya gark eylesin. O sevgiyle yaşatsın. O sevgiyle âhirete göçürsün. Huzûr-u Rabbü'l-izzet'e yüzü ak, alnı açık, o sevgiyle vardırsın. Firdevs-i âlâsında Habîb-i Edîbi'ne komşu eylesin. Dünyada gül cemâlini sık sık görmeyi nasip eylesin.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
02.02.1993 -
Ashabın Peygamber Sevgisi
02.02.1993 -
Allah ve Peygamber
