03.02.1992 - Yabancı İlim Adamlarının Müslüman Olmaları

03.02.1992 - Yabancı İlim Adamlarının Müslüman Olmaları
"Bizim en başta gelen, en önde gelen vasfımız İslâm vasfı, müslüman olma vasfımız" demiştik. Bu müslüman olmamız; kendi arzumuz, heveslerimiz, isteklerimizden sıyrılıp Allah'ın iradesine teslim olmak, O ne buyuruyorsa onu yapmak... Kendimiz, nefsimiz yani egomuz, kendi arzumuzda olmayacağız; Allah bizden ne istiyorsa, onu yapmaya çalışacağız. İslâm buydu. bütün peygamberlerin insanlara öğretmek durumunda olduğu, geçmişin, hâlihazırın ve geleceğin dini ve Allah'ın indinde muteber olan, geçerli olan din.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnne'd-dîne indellâhi'l-İslâm. "Hiç şüphe yok ki Allah indinde muteber olan, geçerli olan din İslâm'dır."
Biz, "İslâm'ın kendisinin teslimiyet mânası, Allah'ın iradesine râm olmak, tâbi olmak mânasından başka en çarpıcı özelliği nedir?" diye tekrar düşündüğümüz zaman, hatırımıza derhal Allah'ın vahdaniyeti geliyor.
Öbür dinlerin hepsinden bizi ayıran en önemli nokta bu; Allah'ın vahdaniyeti.
Vahdaniyet; vahid, vahdet kelimesiyle ilgili bir kelime; Allah'ın birliği, bir oluşu, tek oluşu mânasına geliyor.
Biliyoruz, insanlar dünyanın her yerinde ve zamanın her çağında bazı inançlara sahip olmuşlar ve bu inançlarına göre yaşamışlar. Bu inançların aslı, insanın içindeki, yaratılışındaki duygulardır. Belki bütün toplumlarda Allah'ın vazifelendirmiş olduğu mübarek, seçkin insanlar vardır ve onlar öğretmiştir, ondan sonra bunlar dejenere olmuştur. Yani bütün toplumlara Allah'ın bir mübarek kişi görevlendirdiğini biliyoruz, bu âyet-i kerîmeyle sabit:
Bismillâhirrahmânirrahm
Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr. "Hiçbir ümmet yoktur ki orada bir uyarıcı, ikaz edici, görevli bulunmuş olmasın."
Muhakkak bulunur, muhakkak vardır; her toplumda vardır.
O halde bu zâtlar gelmişler, bu hakikatlerden konuşmuşlar ama insanlar bu hakikatleri tam anlayamamışlar veya nesillere tam aktaramamışlar. Bu bilgiler çığırından çıkmış. Yeryüzünde böylece birtakım inançlar, dinler meydana gelmiş.
Bu dinleri incelediğimiz zaman, bir kısmının ilâhî mahiyetini hiç göremiyoruz. Bunlar beşerî birtakım duygular ve düşünceler olarak karşımıza çıkıyor. Bazı kahramanları, bazı önemli varlıkları öne çıkartıp, zihinde büyütüp onlara tanrılık vasfı yakıştırmak tarzında, muhakkak ki ilâhî olmayan bazı ortaya çıkarışlar var. Yıldırıma, yüksek dağlara, büyük ağaçlara, dikkatlerini çeken bazı yıldızlara, gök cisimlerine, aya, güneşe tapmışlar ve kendilerinde hayır, iyilik gördükleri bazı varlıklara tapmışlar.
Misallendirmek gerekirse; güneşe tapmışlar. İranlılar, Zerdüşt dininde, güneş onlar için hem bir sembol hem de nur kaynağı olduğu için yani dual ikili bir inançları var; bir aydınlık tanrısı, bir karanlık tanrısı var. Onun için güneş onlara bir tapınma mevzuu olmuş. Sonra, nereden akıllarına gelmişse ineğe, öküze tapmak var. Mısırlılar'da da var, Hintliler'de de var; halen yaşayan bir inanç. İneğe tapıyorlar. Dünyanın büyük bir bölümünde inek besleniyor, kesiliyor, derisinden ayakkabı, çanta yapılıyor, kösele yapılıyor; bir taraftan da bazı insanlar bu zavallı yaratığa tapıyorlar.
Tabii bunların ilâhî menşeli olması mümkün değil. Bunlar şeytanın, nefsin, bozuk düşüncelerin mahsulü olan inançlar; "beşerî dinler" diyoruz. Taraftarları ne kadar çok olursa olsun... Yanlış bir fikrin taraftarının çok olması o fikrin doğru olmasını gerektirmiyor. Hindistan'da nüfus kalabalık ama bu onların haklı olduğunu göstermiyor.
Bir de ilâhî dinler var. Ama bu ilâhî dinlerde de inançların sağlam korunamadığını görüyoruz. Mesela çok yaygın bir din olan Hıristiyanlıkta, Hz. İsa'ya tanrılık vasfı yakıştırılmış, izafe edilmiş, "Allah'ın oğlu" denilmiş. Hz. İsa'nın böyle bir şey demesi mümkün değil. Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;
Allahu Teâlâ hazretleri mahşer gününde Hz. İsa'ya soracak;
"Yâ İsa! Bu insanlara 'Beni ve anamı tanrı edinin de heykellerini yapın, karşısına geçin, tapın.' diye sen mi söyledin?"
O da diyecek ki;
"Yâ Rabbi! Söylemiş olsam zaten sen bilirsin ama ben böyle bir şey söylemedim. Sen bana ne emrettiysen onu söyledim.
Eni'budu'llâhe rabbî ve rabbeküm. "'Benim ve sizin rabbiniz olan Allah'a ibadet edin!' diye onlara söyledim." diye cevap verecek.
Biliyoruz ki Hz. İsa böyle bir şey dememiştir.
Bu konuyu Hıristiyanlıkta ilerlemiş olan hıristiyan din bilginleri de zaten söylüyorlar, kabul ediyorlar. Onların içinde bizim ismini mutlaka hatırda tutmamız gereken bir kişi var; kendisini çok iyi yetiştirmiş, büyük bir alim ve profesör. Hıristiyanlık adını değiştirip müslüman olduktan sonra Abdulehad adını almış, yani "Bir tek olan Allah'ın kulu." Hıristiyanlarda bu "bir tek"lik, vahdaniyet bozulduğu için onu vurgulamak üzere Abdulehad Davud ismini almış.
Bu şahıs ondokuzuncu yüzyılın sonunda, yirminci yüzyılın başında yaşamış, İran'da profesörlük yapmış, İngiltere'de bulunmuş, Roma'da bulunmuş, birkaç tane doktorası olan; Yunanca, Latince, İbranice, Süryanice, Ermenice, Farsça, Arapça, Türkçe bilen, gerçekten değerli bir kimse. Böyle kimseleri biz yakaladığımız zaman bırakmamalıyız.
Bizim bir Alman profesörümüz vardı, Helmut Ritter isminde, büyük bir oryantalist yani müsteşrik, şark ilimleriyle meşgul olan çok büyük bir kişi idi. İlim sahasında tanınmış bir isimdi. Edebiyat Fakültesi'ndeyken bize Arap Dili ve Edebiyatı dersine gelirdi. Bizim profesörlerin de hocasıydı. Boylu poslu bir kimseydi. Biraz da -bizim rahmetli Nihat Çetin Bey'in ifadesiyle- İslâm edebiyatıyla meşgul ola ola mutasavvıflaşmıştı.
O, biz bir gün böyle teslisten, vahdaniyetten filan bahsederken "Mecazi mânaya olmalı değil mi, öyle anlamalı değiller mi?" diye o teslise katılmadığını ifade etmişti.
Bir başka konuşmasında da;
"Ben de hocam gibi Şâfiîyim!" demişti.
İsmail Saib Sencer Hoca'da okumuş.
İsmail Saib Sencer Hoca Beyazıt Umumî Kütüphanesi'nin müdürü. Sarıklı, cübbeli. Eski müdürlerinden ama derya gibi bir zât-ı muhterem. İlim âleminde tanınmış bir kimse. Bilgisi çok genişmiş. Bir konu sorulduğu zaman dermiş ki;
"Evladım git içeriye, kitap deposuna, üçüncü raftan, sağdan yedinci şu renkteki kitabı al, gel." diye, "Şu sayfayı aç, orada yazıyor bu." diye söylermiş.
Ondan ders okumak istemiş de bu Ritter, o da galiba "Ben gayrimüslime ders vermem." demiş. Oscar Rescher ve Helmut Ritter -iki Alman- İsmail Saib Hoca'dan illa ders okumak istiyorlar. Tabii o da müslüman olmayana ders vermez, diye biliniyor. Onun üzerine Oscar Rescher, Osman adını almış, müslüman olmuş; bizim Edebiyat Fakültesi İslâm Araştırmaları Bölümü'ndeydi. Fuat Sezgin Bey'in bölümü yanındaydı. Oscar, Osman olmuştu. Kendisini tanıdık, görüştük, bazı derslere katılırdı, gelirdi. Bazen de biz İslâm Araştırmaları Kütüphanesi'ne gittiğimiz zaman orada karşılaşır, görüşürdük. Arap edebiyatını çok iyi bilen bir kimseydi.
Abdulehad Davud da bizim aramıza katılmış meşhurlardan böyle büyük bir şahsiyet. Bir kere profesör, tabii o paye kolay kazanılmıyor. Profesör olmuş. Sonra o kadar lisan biliyor, bu lisanları bilmek kolay bir şey değil. Sonra birkaç doktora yapmış, bu da kolay bir şey değil. Sonra İngiltere'de bulunmuş, Vatikan'da bulunmuş, Katolikliği incelemiş, diğer hıristiyan mezheplerini incelemiş. Ve eski kitapları kullanabilecek bütün malzemeye sahip, yani Hıristiyanlığı incelemek için gerekli bütün lisanlara sahip bir kimse. O diyor ki;
"Hz. İsa aleyhisselam'ın hayatı boyunca anlattığı bizim peygamberimizdi. Bizim peygamberimizi müjdelemekti. Bizim peygamberimizin geleceğini ümmetine bildirmekti. En bariz faaliyetlerinden birisi bu. Nitekim İncil, -kelime Arapça'ya geçerken- evangelios kelimesinden İncil haline gelmiş. Evangelios, müjde demektir."
Neyin müjdesi?
Gelecek olan o âhir zaman peygamberinin müjdesi. Yani Hz. İsa bunu müjdelemiştir.
Abdulehad Davud bu eski kitapları incelemiş. Kendisi Abdulmesih ismindeyken, Abdulmesih Davud iken, yani Mesih'in kulu; müslüman olunca kaldırmış o ismi, Abdulehad; mesihin kulu değil, Ehad olan Allah'ın kulu diye o ismi tercih etmiş, özellikle vurgulamak için.
Biliyoruz, İstanbul'da yaşamış. Ama sonra ne olmuş, nereye gitmiş, nerede vefat etmiş?..
Böyle şahısları anmamız lazım. Eserlerini incelememiz lazım. Fikirlerini başkalarına duyurmamız lazım. Gerçi, Osmanlı harfleriyle İncil ve Salîb diye, kendi araştırmalarının sonuçlarını birkaç kitapta yazmış.
Hz. İsa'nın Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerinin bildirdiği şekilde insanlara aslında vahdaniyet inancını öğrettiğini anlatıyor. Bu bizim için önemli bir kişi ve önemli bir malzeme. Yani onu anlatarak, onun eserlerinden faydalanarak bu konuları müzakere ettiğimiz kimselere iletebiliriz. Bazı tanıdığımız kimselerin İslâm'a gelmesini, tetkiklerinin sonucunda gerçeği bulmasını sağlayabiliriz.
Yahudiler de inançlarını koruyamamışlar. Bizim bir mühendis Yaşar Bey vardı, Amerika'da uzun zaman kalmış. Yaşar Bey çok güzel İngilizce biliyor, Amerika'da uzun zaman kalmış, su gibi konuşabiliyor. Mühendis. Diyor ki;
"Bir aktive olsun, faaliyet olsun diye bulunduğumuz şehirde konferans, toplantı tertipledik ve bu toplantıda üç dinin din adamlarını davet eyledik. -Amerika'da- Yahudilerin hahambaşısını çağırdık, hıristiyanların piskoposunu çağırdık, müslümanların da falanca camiin imamı olan bilgili bir imam, Mısırlı bir din adamını çağırdık. İlan ettik, konferans salonu tıklım tıklım doldu."
İlk önce haham söz almış ve Yahudilik nedir, onu anlatmaya başlamış. Yahudilikte âhiret inancı yokmuş.
Ve'l-ba'su ba'de'l-mevti hakkun "Ölümden sonra dirilmek haktır. Âhiret vardır."
Bizim inancımız bu. Bunu böyle söyleyince herkes hayret etmiş; hem ilâhî mahiyette bir din, Hz. Musa'nın öğrettiği bir dinin sâlikleri, mensupları bunlar hem de böyle bir kayba uğramışlar, âhiret inancını kaybetmişler.
"Arkasından piskopos söz aldı ve hahambaşına cevap verdi." diyor; "'Sen bunu nasıl dersin ki sizin Tevrat'ınızda şu âyet var, şu âyet var, şu âyet var. Tevrat sizin kitabınız, sizin bağlı olduğunuz, tâbi olduğunuz kitap sizin bu inancınızı reddediyor. Siz bunu nasıl söylersiniz?' diye. Onun haksız olduğunu ilzam etti, yani ifade edecek delilleri ileriye sürdü." diyor.
Ondan sonra müslüman imam efendi çıkmış, konuşmuş ve "Toplantının sonucunda tabii İslâm'ın hak din olduğu hususu net olarak anlaşıldı. Bizim elhamdülillah gerçeklerin müzakeresinden herhangi bir korkumuz yok." diyor.
Allah her türlü bildiğimiz bilmediğimiz şerlerden korusun,iki cihan saadetine cümlemizi, çoluk çocuğumuzla ,zürriyetlerimizle ,eşlerimizle, ailelerimizle, geçmişlerimizle, sevdiklerimizle erdirsin.Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin , bi hürmeti esrarı suretil Fatiha
03.04.1998 -
Günahlardan Uzak Dur
03.02.1992 -
Tasavvufun Tanımı
