11.08.1989 - Müslümanların Durumu

11.08.1989 - Müslümanların Durumu
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî küllî hîn. Ves-salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve şefîi’z-zünûbinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki. Onun sözü, sözlerin en güzeli, buyurmuş ki;
Bedee'l islâmu ğarîben veseyeûdu ğarîben. “Müslümanlık gariban olarak başladı. Yine gariban olarak eski hâline dönecek, garibanlaşacak.” Fe tûbâ li’l-ğurabâi. “Ne mutlu gariplere, ne mutlu garibanlara!” diyor Peygamber Efendimiz. Diyorlar ki;
Ve men gurabâu yâ resûlallah? “Nedir bu garipler dediğin zümre, kimlerdir, neyi kastediyorsun yâ Resûlallah?” Diyor ki;
Ellezîne yuslihûne mâ efsede’n-nâsü. “İnsanların berbat ettiği, bozduğu şeyleri düzeltmeye çalışanlar; gariban bunlardır.”
Bu hadîs-i şerîfi bir de dış dünyadan bir hatıramla birleştirerek anlatmak istiyorum.
İslâm ilk zaman nerede çıktı?
Mekke’den çıktı tabii ama Peygamber Efendimiz’i Mekke’de barındırmadılar. Canına bile kastettiler. Yatağında öldürmeyi artık ahdettiler. Onun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hicrete kalktı. Mekke’nin yüksek tepesinden Mekke’ye doğru dönüp baktı. Dedi ki;
“Yâ Mekke! Seni ben terk eder miydim beni zorla buradan çıkartmasalardı! Ben seni severim, ben seni terk eder miydim…”
Tabii mecburen çıktı. Allah’ın takdiri, hicret eyledi. Medine-i Münevvere’ye gitti. Medine-i Münevvere diyâr-ı gurbet. Mekke’nin içinde de müslümanlar gariban idiler. İlk o devrede müslümanlar eziliyordu. Müslümanlar hor durumdaydı. Müslümanlar işkence görüyordu. Müslümanlar çevresinden anlayış görmüyordu. Müslümanlar sıkıntıdaydı. Kimisi şehid oluyordu, şehid ediliyordu. Gariban başladı.
Peygamber Efendimiz diyâr-ı gurbete gitti, Medine-i Münevvere’ye gitti.
“Eh, büyük bir şehre gitmiş…”
Hayır! Medine şimdi büyük şehir oldu. Medine bir köydü. Osmanlı şairlerinden birisi şiir yazıyor da Mekke’yle;
O kûy-ı cennet-âsâ
diye böyle anlatıyor. “Cennet misâli köy.” diyor. Medine’nin şehir olduğu senin zamanındadır. Bundan önce öyle değildi ki! Küçücük bir yerdi. Etrafında surlar vardı. Bir kale şeklindeydi. İçinde kim bilir kaç tane hâne vardı. Minyatürlere baktığın zaman görüyorsun. Sayılabilecek kadar hâneler, küçücük bir diyar idi. Oraya Peygamber Efendimiz gariban gitti. Dışardan gariban, boynu bükük, mazlum. Hücumlara karşı mütehammil çalışmalar sonunda Allah gariplere yardım eder. Garibin Allah yoldaşıdır, yardımcısıdır. Yardım eyledi Müslümanlık aziz oldu.
Libya’da Lüblanlı bazı alimlerle karşılaştık. Bizim Türk olduğumuzu biliyorlar. Doğrusu onlar Kaddafi’ye biraz yağ çekiyorlar. Kaddafi çağırmıştı, orada bir Kur’ân-ı Kerîm yarışması filan diye bir toplantı vardı. Bize de nasip oldu, biz de gittik. Bizim hiç hoşumuza gitmiyor. Kale gibi duruyoruz biz, soğuk hiç iltifat filan ettiğimiz yok yüzümüz gülmüyor. Onlar Kaddafi’den herhalde para filan alıyorlardı Allahu alem. Lübnan için biraz bağış filan alıyorlardı galiba. Boyunları bükük. Bizim onların biraz el etek öpme hâli gibi [hareketlerini] tasvip etmediğimizi anladılar. Dediler ki; “Maalesef, işte biz böyleyiz.” Biz bir şey demiyoruz ama herhalde dışımızdan, hâlimizden belli oldu. “Biz böyleyiz, asıl Müslümanlık sizde! Biz Arap âlemi bozulduk, asıl Müslümanlık sizde! Peygamber Efendimiz buyurmuş ya…” dedi, bu hadis-i şerifi okudu.
Müslümanlık garip olarak başlamış. Dışarda, diyâr-ı gurbette daha kuvvetli! Mum, dibine ışık vermez. İçerdekiler kıymetini bilmez. Bir beldeden büyük bir alim yetişir. O beldenin ahalisi ona kulak asmaz:
“Ha, bizim Ali Ağa’nın oğlu canım işte.” der.
“Yahu senin o ‘Ali Ağa’nın oğlu işte...’ dediğin adama öbür taraf canını veriyor, şu kadar kıymetli bir alim!”
“Canım, bizim aramızda yetişti. Biz onun çocukluk hâlini biliriz.”
Bilirsen ne yapalım. Değişti işte, bak bu kadar ilim öğrendi irfan öğrendi; hazine sahibi oldu. Onun için kıymeti bilinmiyor.
İslâm da ilk başta o çıktığı yerlerde kıymeti bilinmedi de dışarda bilindi. Peygamber Efendimiz’i Mekke ahalisi korumadı, kendi akrabaları korumadı da Medine’dekiler dediler ki; “Gel, buyur yâ Resûlallah! Biz seni kendimizin yerine koyarız. Kendimizi koruduğumuz gibi seni koruruz. Malımızı koruduğumuz gibi senin malını kollarız. Söz veriyoruz.” dediler. Akabe beyatında Peygamber Efendimiz’e beyat ettiler. Ahdettiler, vaad ettiler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gurbete çıktı. Gurbetten nice hayırlar oldu. Peygamber Efendimiz garipleri methediyor.
Bir zaman gelir, yaşadığı ülkede bazı mü’minler de garip duruma düşebilirler. O ülkede kadri kıymeti bilinmez, horlanır. Genel nüfus başka bir tarafa dönmüştür. Aklı başka yerdedir, kalbi başka bir yerdedir. İslâm’dan uzaklaşmıştır ama içinde yine has müslümanlar vardır.
Münebbihât’ta İbn Hâcer el-Askalânî yazıyor ki; “Kıymetini bilmeyen insanlar arasında alim gariptir. Kıymetini bilmeyen kocanın elinde kadın gariptir. Kıymetini bilmeyen karının elinde koca gariptir. Okunmayan evde Kur’ân-ı Kerîm gariptir. Ne hoş! Ne mutlu! Ne kadar müjde o gariplere.”
Peygamber Efendimiz garipleri destekliyor. "Korkmayın! Gariplik iyi şeydir. Boynu büküklük iyidir. Allah sever." diye bildiriyor.
Tarifi de şöyle
Ellezîne yuslihûne mâ efsede’n-nâs. "İnsanlar cemiyeti bozuyorlar, fesada veriyorlar, mahvediyorlar. Bunlar da düzeltmeye çalışıyor."
Allah memleketimize salâh-ı hâller nasip etsin, güzel hâller nasip etsin ki ecdad diyarıdır. Ecdadın yadigârıdır. Yüzde doksan dokuzu müslüman diyarıdır. Yüzde biri de aramızda sığıntı zimmîlerdir. Zimmîler idi, yahudiler idi. Şimdi tanzimattan beri eşit haklara sahipler. Onlara da tapu verildi.
"Onlar azınlıktadır, yüzde birdir." falan derken müslümanlar garip duruma düştü. Nasıl oldu ne olduysa şehit analarının olduğu, başörtülü kadınların çavuşluk rütbesini aldığı, sırtlarında kağnılarında mermiler taşıdığı o diyarda bir zaman geliyor başını örtmek suç oluyor.
Demek ki müslümanlar gariban duruma düşmeye başlıyorlar.
"Sakallı sen şurada dur. Dur bakalım ileri gitme."
Biz onun misallerini çok görüyoruz. Biz, sakallıyız falan diye 'hafız kenarda dur' diyor. Hafızlık itibar cümlesi değil ha! Hakaret cümlesi. 'Hafız sen kenarda dur' diyor. Kenarda duruyorsun. "Söyle ne istiyorsun söyle bakalım" diyor. "Üniversite profesörüyüm." deyince ceketini ilikliyor. Geçmiş ola! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. "Hocam afedersiniz." Sen onu ilk başta diyecektin. Eh! Allah gariplerin yardımcısıdır.
Bu kadar sözün arkasından size müjde olarak söyleyeyim. Elhamdülillah nereye gitsem salonlar dolusu sizin gibi kardeşler ile karşılaşıyorum.
Hâzâ min fazli rabbik. "Rabbimin fazlı keremi." Salonlar almıyor.
Ecdad ne yapmış?
Süleymaniye Camii’ni yapmış, kocaman Süleymaniye Camii’ni yapmış. Bakmış ki cemaat fazla; camiyi gittikçe büyütmüş gittikçe büyütmüş, nihayet caminin ebadı olmuş Süleymaniye Camii! İşte öyle yapmak lazım.
Elhamdülillâh hangi diyara gitmişsem böyle gönüldaş insanlar gördüm.
Halbuki tek başımıza kalsak bile gariban duruma düşsek bile Allah’ın dinine vefa gösterip dinine hizmet etmekten geri durmamamız lazım. Tek başımıza kalsak bile!
Onun en güzel misalini İbrahim aleyhisselam sergilemiş. En güzel misalini! İbrahim aleyhisselam bir site devlette, Mezopatamya’da yaşamış. Babası veya amcası Azer; put yapıcısı, put imalcisi. Ahali çeşit çeşit putlara tapıyor; aya, güneşe, yıldızlara, elleriyle yaptıkları şeylere tapıyor. İbrahim aleyhisselam Allah’ın lütfuyla, bereketiyle, ihsanıyla, ikramıyla ayın, güneşin, yıldızın tapılmaya layık varlıklar olmadığını, onları yaratana ibadet edilmesi gerektiğini buluyor. Onun o akıl yürütmesi, muhakemesi tüm insanlara bir örnektir, tüm insanlara örnektir. İnsan aklının Allah’ın varlığını bilmeye ve bulmaya mecbur, salahiyetli ve ehliyetli olduğunun işaretidir.
İnsan tek başına da kalsa Manisa’nın dağında hiç aşağı inmeyen bir kimse olsa orada kalsa bile Allah’ın varlığını sezecek kabiliyette yaratılmıştır. Bu cihaz, bu makine, Allah’ın varlığını sezmeye hem mecburdur hem vazifesidir. Hem de insanın muhakemesi bu işi kavrayabilecek yapabilecek kapasitededir. Onun için hiç kendisine dinî ahkâm ulaşmamış bir insan Allah’ın varlığını bilmekle mükelleftir. Tabii herhangi bir şeriatin ahkâmını bilemediği için orada mâzurdur. Ama Allah’ın varlığını bilmekle mükelleftir. Müşrik olarak ölürse cehenneme gider. Allah’ın varlığını bilmesi lazım. Peygamber Efendimiz’den önceki Araplar arasında da böyle 'hanif' olarak tek başına gerçeği anlamış kimselerin varlığını biliyoruz.
Allahu Teâlâ cümlenizi, cümlemizi her işimizi rızasına uygun yapanlardan eylesin. Sevdiğini Allah için sevenlerden eylesin. Kızdığını Allah için kızanlardan eylesin. Verdiğini Allah için verenlerden eylesin. Aldığını Allah için alanlardan eylesin.
Men ehabbe lil’lâhi ve evgada li’llâhi ve a’tâ li’llâhi ve menea li’llâh fekadi'stekmele îmânehû. İşte böyle bir insanın imanı sağlam olur.
Sözün fazlasında belki zarar vardır, unutulur. Tam güzel bir noktaya gelmişken ben keseyim. Allah hepimizi rızasını kazananlardan eylesin. Hem dünyada bahtiyar eylesin, aziz eylesin.
Bi-hürmeti esrârı sureti’l-Fâtiha.
11.08.1989 -
Osmanlı, İlim, Alimliliğin
11.02.1992 -
Peygamberimizin Tüm İnsanlığa
