11.08.1989 - Osmanlı, İlim, Alimliliğin Önemi

11.08.1989 - Osmanlı, İlim, Alimliliğin Önemi
el-Hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî küllî hîn. Ves-salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve şefîi’z-zünûbinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve mentebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilme önem vermiş. Kendi hanımlarından zevcât-ı tâhirâttan Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz, mü’minlerin anası, anamız. Hz. Âişe anamız büyük alim. Öyle büyük alim ki fıkıh biliyor, hadis biliyor, tefsir biliyor, tıp biliyor… Yeğeni sormuş, demiş ki;
“Hala, teyze! Ben senin peygamber karısı olman dolayısıyla Kur’an’ı bilmene şaşmıyorum. Hadîs-i şerîfleri bilmene şaşmıyorum. Fıkhın ahkâmını bilmene şaşmıyorum. Bu tıbbı nereden öğrendin?”
Demek ki kafa kaliteli olunca, beyin yüksek olunca her şeyi; tuttuğu her şeyi güzel yapıyor.
İlme sevgi saygı hürmet o zamandan başlamış. Alime hürmet, ilmin değerinin yüceliği o zamandan başlamış. Patlama hâlinde gelişme olmuş. Aritmetik gelişme değil, geometrik gelişme değil; patlama hâlinde tariflere sığmayacak gelişme olmuş.
O ilme verilen önem sayesinde İslâm âlemi nice büyük dehalar yetiştirmiş. Nizâmü’l-Mülk’ün açtığı medreseler, Selçuklu devresinde mâlumdur. Nizâmü’l-Mülk medreseleri diye her tarafa medrese açmıştır. Hazineyi oraya harcamış. Orduya harcamıyorsun diye şikâyet ettikleri o. Eğitime harcamış. Osmanlılar’ın yaptığı da odur.
Osmân-ı Gâzî’nin tarih kitaplarında oğlu Orhan-ı Gâzî’ye vasiyeti vardır:
“Evladım! Alimlere izzet eyle, hürmet eyle! O kadar izzet ve hürmet eyle ki İslâm âleminin her tarafındaki alimler senin ülkene gelmeye rağbet etsinler, o kadar izzet eyle!”
Fatih Sultan Mehmed Molla Câmî’ye haber göndermiş: “Ülkemizi teşrif eylesin. Her kaldığı konak için bin altın vereyim.” Teklife bak. Hani kekliği kafese sokmak için taneleri sıralayıp sıralayıp ondan sonra kapağını çekip kafese almak gibi. Ama öteki de girmemiş. Sağol, demiş. Paraya tenezzül etmemiş. Kendi memleketinde çalışmış. Ama meşhur bir kimse, gelsin diye Fatih’in teklifine bak: “Her konak için şu kadar para vereceğim gel!” diyor. İslâm âlemindeki o töre Osmanlılar’da aynı uygulanmış.
Osmanlı Devleti’nin gelişme yapısı, gelişme sebepleri herhalde hepimizin incelemesi gereken bir konudur.
Osmanlılar niçin gelişmiştir?
İmkânlar fazla değildi ki! Osmân-ı Gâzî buraya bir ümmî aşiret beyi olarak gelmiş.
Ümmî olduğu nereden belli?
Şeyh Edebâlî’yi ziyarete gitmiş. Şeyh Edebâlî, kabilinin reisi diye “Kal, bu gece bizde kal.” demiş, misafir etmiş. Duvarda asılı Kur’ân-ı Kerîm’i görüyor. Hani elif’i görse mertek sanır diye bir söz vardır. Mertek, “sopa” demek galiba. “Mertek” veya belki aslı “matrak” olması lazım.
“Bu duvardaki ne?” demiş. Demişler ki;
“Bu Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın kitabı bu.”
“Öyle mi? Peki.”
Sabaha Osmân-ı Gâzî’nin misafir olduğu odaya gelmişler. Döşek bozulmamış, yatak açılmamış. Yorgan yastık kullanılmamış.
“Bey! Niye yatmadın niye uyumadın?”
Allah’ın kitabına saygısından bütün gece ayakta durmuş. Madem Allah’ın kelâmıdır. Saygıya bak. İşte o saygı Osmanlı Devleti’ni imparatorluk yapan! Gece rüyasında görüyor. Göbeğinden bir ağaç çıkıyor. Gölgesi bütün cihanı tutuyor. Tefsir ediyor. Rüya tabirini yapıyor. Şeyh diyor ki; “Senin sülalenden bir büyük azîm devlet zuhur edecek!”
İlme hürmet eden Kur’an’a hürmet eden, alime hürmet eden, dine hürmet eden izzet bulur.
Araplar kabile başkanına “şeyh” derler. Türkler’de “bey” deniliyor.
Ümmî bir kabile aşiret şeyhi, reisi Selçuklu diyarına gelmiş. Selçuklu sultanı Konya’da oturuyor. Demiş;
“Hadi sen de şu Domaniç yaylalarında eğlen, hayvanlarını orada yaylat, orada barın!”
Bir küçük aşiret beyi olarak oraya gelmiş. Oğluna söylüyor zaten: “Oğlum! Benden ibret al ki ben bu diyarlara bir küçük zayıf karınca gibi geldim. Zayıf karıncacık gibi geldim. Ama Allah bize bunları ihsan eyledi.” diye söylüyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk devirleri! Ben kardeşinizin üniversitede çalışma saham benim Dinî Türk Edebiyatı’nın ilk devirleri, Anadolu’daki Selçuk Edebiyatı. Tabii daha ziyade Farsça’ya dayanmış. O zamanlar eserler az. Ondördüncü yüzyılda, onbeşinci yüzyılda başlıyor eserler. İnceliyorsunuz, hepsi burcu burcu, mis gibi iman kokuyor. Mis gibi samimiyet kokuyor. İhlâs kokuyor. Her şeyiyle Allah rızası düşünülmüş. Gayet samimi, gayet sağlam bir seciye var, karakter var. Gayet sağlam. Her şey gayet töreye uygun. İslâmî örfe âdete uygun.
Padişahın karşısına çıkıyor: “Bu alimin tayinini ya değiştirirsin, eski hâline getirirsin ya da gideriz!”
O Hatibzâde Muhyiddin Efendi anlaşılan sert bir kimse ama alim! Sultan II. Beyazıd’ın bayram günü olmuş. Bayramını tebrikine gidecekler. Yanına iki tane talebesini alıyor. Müderris ya, Fatih medresesinde müderris.
Fatih Sultan Mehmed cennet-mekân vefat etmiş. Yerine oğlu II. Beyazıd geçmiş. II. Beyazıd bayramı kutlanacak. O kutlama töreni için herkes gidiyor. Sadrazam elini öpüyor. Padişahın yaşı küçük ama töre öyle. El öperek önünde diz çöküp el öperek hürmet ifade ediliyor. Sadrazam el öpüyor, vezirler el öpüyor. Kenara çekiliyorlar. Padişah tahtında oturmuş duruyor. Ama kapıdan Hatibzâde Muhyiddin Efendi kavuğuyla sarığıyla görününce padişah ayağa kalkıyor. Ötekilere, sadrazama bile kalkmayan padişah ayağa kalkıyor. Kapıya kadar yürüyor. O da karşıdan geliyor. İkisi musafaha ediyorlar. Musafaha, el sıkmak suretiyle bayramını tebrik ediyor. Ondan sonra ayrılıyor. Yanındaki talebesi Hatibzâde Muhyiddin Efendi’ye soruyor.
“Hocam, zihnime takıldı. İzin verirsen bir soru soracağım.”
“Sor bakalım.”
“Bu sultandır. Törede bayramlarda sultanın bayramı nasıl tebrik edileceği mâlum. Siz hiç o töreye uygun bir bayramlaşma yapmadınız. Herkes elini öperken siz musafaha ettiniz. Fazlaca iltifat yapmadınız.”
“Evladım, benim onun sarayına tebrik için gitmem ona fazilet olarak, iltifat olarak yeter. Benim onun sarayına gitmem yeter zaten kâfi.” diyor.
Rütbetü’l-ilmi a’le’r-rüteb. “İlim rütbesi rütbelerin en üstünüdür. Daha üstün rütbe yoktur.” buyuruyor.
Tabii İslâm âleminde İslâm dininde biz Müslümanların, ecdadımızın arasında alim tipi, İslâm’ın aradığı alim tipi nasıldır?
Bilgi yığını olan bilgi deposu olan insan alim değildir. İslâm’da öyle değildir.
İnnemâ yahşallâhe min ibâdihi’l-ulemâ. “Allah’tan ancak alim kullar korkar.”
Alim kul, diplomalı demek değildir. Kitapları bilen demek değildir.
Alim nedir?
Alim; Allah’tan korkan, Allah’ın emrini tutan kimsedir. Bildiğini uygulayan kimsedir. Bilgisi az da olsa bilgisini uygulayan kimsedir. Sözü doğru olan kimsedir. Özü, kalbi doğru olan kimsedir. Lisanı sâdık olan kimsedir. Ahlâkı müstakim olan kimsedir. Alim budur.
«اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ. فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِي الْقَلْبِ، فَذاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ، وَعِلْمٌ فِي اللِّسَانِ، فَذاكَ حُجَّةُ اللهِ عَلَى عِبَادِهِ. أَبُو نُعَيْمٍ، عَنْ أَنَسٍ.»
el-İlmü ilmâni fe ilmün sâbitün fi’l-kalbi fe zâke’l-ilmü’n-nâfiu ve ilmün fi’l-lisâni fe zâke huccetüllâhi alâ ibâdihi.
el-İlmü ilmâni. “İlim iki çeşittir.” İlmün fi’l-lisâni. “Bir tanesi dilde, dil üzerindedir.”
Konuşuyor, o kadar.
Fe zâke huccetüllâhi alâ ibâdihi. “Bu, âdemoğlunun aleyhine yarın delil olacak.”
“Sen biliyorsun, söylüyor idin, biliyor idin; niye uygulamadın?!..” diye aleyhinde delil olacak.
Ve ilmün vakara fi’l-kalb. “Diğer bir ilim de vardır ki insanın gönlüne yer etmiştir.”
Hareketlerine ışık tutar. Hayatını tanzim eder. Ahlâkına yön verir. Davranışlarında, seçmelerinde tercihlerinde Allah’ın rızası tarafını seçmesine sebep olur.
Ve zâlike el-ilmü’n-nâfî. “Faydalı ilim budur, ilm-i nâfî budur.”
Bunu Allah sever. Böyle alimi sever. Bir alim ki söylüyor. Ama söylediğini uygulamıyor. Peygamber Efendimiz onu hadîs-i şerîfinde kendisi yanıp etrafı aydınlatan muma benzetmiş. Mum gibidir. Mum yanar yanar yanar. Küçülür küçülür küçülür. Biter. Etrafı aydınlatır ama kendisi biter. Öyle olursa alim kendisi ilmiyle amel eylemezse o duruma gelir.
Onun için İslâm dininde ideal alim nasıldır?
Dört mertebesi vardır. Bir; bilecek. Konuyu bilecek. Alim olacak. Fıkıh bilecek. Hadis bilecek. Akaid bilecek vs. bilecek. Konusuna hâkim olacak. Konuyu bilecek. Konusunda salahiyetli olacak. Yarım bilmeyecek. Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder. Yarım bilmeyecek.
Lâ yenfe’u’l-ilmü illâ bi’l-amel.
Bilmek yetmez. Bildiğini uygulayacak, ilmiyle amil olacak.
Lâ yenfe’u’l-ilmü ve’l-amelü illâ bi’l-niyeh.
Bildiğini uygularken de iyi niyetli olacak. İhlâslı olacak. İhlâslı olmazsa yaptığını Allah rızası için yapmazsa yine ecir alamaz.
Misal: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
Rubbe kâimin leyse lehû min kıyâmihî ille’s-seher. Ve rubbe sâimin leyse lehû min siyâmihî ille’l-cu’u ve’l-ataş.
Bu hadîs-i şerîfin mâna-yı münîfi nedir?
“Nice gece kalkıp uykusunu terkedip ibadet eden insan vardır ki gece kalkmasından bir fayda görmez. Ancak uykusuz kalır o kadar. Uykusuz kaldığıyla kalır. Fazla bir ecir almaz. Bir ecir almaz. Nice oruç tutan insan vardır ki orucundan kendisine bir kâr gelmez, bir sevap gelmez.”
Ancak aç ve susuz durmuş akşama kadar. Belki hıristiyanların perhizi gibi bir perhiz faydası olur. Hani midesi boş kaldığından rahat olur, o kadar.
“Sevap yok!” demek oluyor.
Neden?
Amellerin kabul olması sebeplerinden birisi ihlâstır. Niyetin güzel olmasıdır. Niyet güzel olmazsa niyet Allah’ın istediği gibi olmazsa niyet Allah’ın rızasını kazanmak olmazsa; kula gösteriş olursa daha başka, dînen mezmum olan şeyler olursa o zaman kabul olmuyor.
İlim var. İlmini uyguluyor. Ama niyeti ihlâslı değil. Yine ecir almaz. Demek ki ihlâs da şart. İlim lazım. Amel lazım. Ameli ihlâsla yapması lazım.
Lâ yenfe’u’l-ilmü ve’l-amelü ve’n-niyyetü illâ bi’s-sünneti.
Bu da fayda vermez, sünnete uygun olmazsa! Sünnete uygun olmadığı takdirde yapılan şeyin iyi niyetli olması da yetmez.
“Ben çok iyi niyetle bu işi yapıyorum.”
Ama bid’at işlemişsin. Yaptığın iş bid’at. Bidat olunca o da kabul olmuyor. İşte Osmanlılar’ın gelişme ilerleme, yükselme, başarı kazanma sebepleri incelenirse temelinde ilme verdikleri önem yatar.
Allahu Teâlâ cümlemizi, cümlemizi her işimizi rızasına uygun yapanlardan eylesin. Sevdiğini Allah için sevenlerden eylesin. Kızdığını Allah için kızanlardan eylesin. Verdiğini Allah için verenlerden eylesin. Aldığını Allah için alanlardan eylesin.
Kim, men ehabbe lil’lâhi ve ebgada li’llâhi ve a’tâ li’llâhi ve en keha li’llâh fekad i’stekmele îmânehû. İşte böyle bir insanın imanı sağlam olur.
Sözün fazlasında belki zarar vardır, unutulur. Tam güzel bir noktaya gelmişken ben keseyim. Allah hepimizi rızasını kazananlardan eylesin. Hem dünyada bahtiyar eylesin, aziz eylesin.
Allah hepinizden razı olsun.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!..
11.08.1989 -
Osmanlı
11.08.1989 -
Müslümanların Durumu
