11.08.1989 - Osmanlı

11.08.1989 - Osmanlı
Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî küllî hîn. Ves-salâtü ve’s-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve şefîi’z-zünûbinâ ve üsvetine’l-haseneti Muhammedini’l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri: "Biz, kudreti elinde çinici çamuru gibiyiz. Allahu Teâlâ hazretleri bizi şekillendiriyor." diyor. Kaderimiz O'ndan, başımıza gelenler O'ndan, hayatımız O'ndan, sahip olduğumuz şey, herşey Onun. Oradan geldik, oraya gideceğiz, huzuruna varacağız.
Gene de gafletimizden diyoruz ki;
"Bizi şekillendiren nerede?"
Halbuki herşeyimiz O'nun kudreti elinde. Fatih Sultan Mehmet Han’ın kaldığı bir yer. Gençliğinde oturduğu, küçük çocukken tahsilinin başladığı yer.
Eş-şakâiku’n-Nu’mâniyye fî ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye diye, bir Taşköprîzâde’nin meşhur bir eseri vardır. Osmanlı alimlerini anlatan güzel bir eserdir. Maalesef daha Türkçe’ye çevrilmedi. Hâlbuki bu toprakların yetiştirdiği büyükleri anlatan çok önemli bir kaynak kitaptır. Ben bazen konuştuğum zaman mühim kitaplara işaret ediyorum. Sonra da birisi üzerine eğilip çalışıyor. Şifâ-i Şerîf’i de Ankara’da öyle söylemiştim. Çok önemli kitaptır. “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in sevgisini kazanmak, O'nu daha iyi tanımak, o muhabbete sahip olmak için o kitabı hep okurlarmış okuturlarmış. Her kütüphanede varmış. Eskiler devrederlermiş, tekrar tekrar okurlarmış.” dedim. Birkaç himmet sahibi çıkmış, elhamdülillah Türkçe’ye tercüme etmişler. Okumanızı tavsiye ederim. Şakâiku’n-Nu’mâniyye’de öyledir.
Orada okumuştum ki Fatih Sultan Mehmed küçük bir çocukken hiç öyle talime terbiyeye boyun eğmezmiş. Zekâsından dolayı haşarıymış, yaramazmış. Kur’an okuması gecikmiş. Padişahın şehzâdesi olduğu için fazla da baskı yapamadıklarından, çocuk da ele avuca sığmadığından hocalar söz geçirememişler.
Bilmiyorum avucunuza cıva aldınız mı? Şöyle böyle derken parmaklarınızın arasından akıp gidiverir. Yerlere zıplar gider. Şimdi belki cıvayı pek kullanan olmuyor ama cıva gibi bir çocuk olduğundan, Sultan Murad üzülüyormuş: “Bizim oğlanın artık Kur’ân-ı Kerîm’i sökmesi lazımdı. Biraz ilerlemesi lazımdı hâlâ bir şey yok. Gönderilen hocalar ona eğitim veremiyorlar. Çocuğun haşarılığı... Haşarı ama hocalar da ne yapıp yapıp yapsalar bu işi…” diye düşünüyormuş. Demiş ki;
“Bana şöyle bir dirayetli hoca bulsanız.”
“Efendim şimdi yenilerde Mısır’da tahsil edip de buralara gelmiş bir büyük alim kişi var. Tam sizin aradığınız evsafa sahip. Molla Gürânî derler. Ciddi mi ciddi, alim mi alim, fâzıl mı fâzıl, kâmil mi kâmil bir kimse. Şehzâdemizi yetiştirme hususunda O uygun olur.” demişler.
Sultan II. Murad, Molla Gürânî’yi çağırmış;
“Benim böyle bir şehzâdem var. Senin onu yetiştirmeni uygun gördük.” demiş.
“Padişahım, ben öyle padişah oğlu filan tanımam. Yetiştireceğim zaman serbest olmak isterim. Bana tam salahiyet verirseniz kabul ederim. Aksi takdirde hocalığı kabul etmem.” demiş.
“Neylersen eyle.”
“İcabında döverim.”
“Döv.”
Hocanın vurduğu yerde gül biter, diye atasözü var ya; salahiyeti almış. Sopayı da yanına almış. Bizim geldiğimiz bu Manisa’ya gelmiş. Saraya veya sancak beyi olan şehzâdenin olduğu konağa gelmiş. Yanında sopası, asâsı... Şöyle kenara koymuş. Tabii şehzâde 'yeni bir lala geldi, yeni bir hoca geldi' diye gelmiş el öpmüş. Kenardaki sopayı görünce şöyle bir kaşını kaldırmış. Demiş ki;
“Hocam, bu ne ola ki? Kenarda duran bu sopa ne ola ki?”
“Ben senin hocanım. Sana vazife vereceğim. Çalışacaksın. Vazifelerini yapmadığın zaman tedip aletidir. Bu sopa edeplendirme, edebi yerine getirme aletidir.” demiş.
Hafif bir gülümsemiş Fatih. Küçük çocuk tabii. Demiş ki;
“Ben ki bir sultan çocuğuyum. Beni böyle sopayla tedip etmek nasıl câiz ola…” diye derken hoca kaptığı gibi sopayı bir tane vurmuş. Bir tane vurunca o eski hocaları yere çömeltip de sırtına binen Fatih bakmış ki bu hoca ötekiler gibi değil. Ondan sonra eğilmiş ve çok güzel yetişmiş. Onun önünde Kur’an öğrenmiş. İslâmî ilimleri öğrenmiş; yetişmiş. Allah hepsinin mekânını cennet eylesin.
Molla Gürânî’nin adı anıldı. Molla Gürânî 70 küsur yaşlarında tabii Kur’an hatimleriyle etrafında talebeleri kendisine Kur’an okuya okuya âhirete göçmüş ciddi bir alim.
Fatih Sultan Mehmed alimlerden bir tanesini azletmiş. Azlettiği alim Hatibzâde Muhyiddin Efendi. Dört büyük müderristen biri. O zaman İstanbul’daki Sahn-ı Semân denilen üniversite ayarında olan büyük eğitim müessesindeki dört müderristen, dört profesörden birisi Hatibzâde Muhyiddin Efendi. Azletmiş. Muhyiddin Efendi’nin neden azledildiğini Şakâiku’n-Nu’mâniyye yazmıyor ama azletmiş. Herhalde bir şeyini beğenmedi, kızdı. Onu da anlatacağım. Hatibzâde Muhammed Muhyiddin Efendi kimdir diye biraz ondan da bahsetmek istiyorum.
[Hatibzâde] azledince Molla Gürânî padişaha demiş ki; “Bu azlini geri al. Bu alimi eski görevine iade et. Yerinde ilkâ et. Bir daha da böyle alimlerle uğraşma. Yoksa bütün alimler toplanır senin diyarını terk ederiz. İlmin ve alimin kıymetini bilen bir diyara gideriz.” demiş. Molla Gürânî, Fatih Sultan Mehmed’e o kararını geri aldırmış.
Fatih Sultan Mehmed genç tabii. Ötekisi aksakallı mübarek pîr. Anlaşılan herhalde Molla Gürânî haklıydı. Hatibzâde Muhyiddin Efendi’ye gelince; Hatibzâde Muhyiddin Efendi Hatiboğlu Muhammed denilen aslen Denizli’nin Honaz Kalesi’nden bir alim. O da İznik medresesinde hadis müderrisi imiş. Hatiboğlu. Honazlı olan Hatipoğlu, İznik medresesinde müderrismiş. Onun oğlu Hatibzâde Muhyiddin Efendi de büyük alim yetişmiş de Fatih Sultan Mehmed’in Fatih Camii etrafında yapmış olduğu sekiz medreseden birisinin müderrisi olmuş.
Fatih Sultan Mehmed tabii genç bir sultan. Camiyi yaptırmış. Etrafına sekiz tane medrese birden kondurmuş. Dört tanesi Karadeniz tarafında, dört tanesi beri tarafta. Her birisinin avlusu, odaları, dershâneleri olan sekiz medrese yaptırmış. Çünkü ilmin bir devletin ilerlemesinde, yükselmesinde ne kadar önemli bir faktör olduğunu anlamış insanlar onlar. Modern insanlar. Çağların eskitemediği büyük insanlar. Nizâmü’l-Mülk de öyle.
Söz sözü açıyor:
Biliyorsunuz Nizâmü’l-Mülk Selçuklular zamanında Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri. Sultan Sancar zamanında. Şikâyet etmişler, demişler ki; “Senin bu vezir hazineyi çok başka yerlere harcıyor. Orduya vermiyor. Orduya sarf etmiyor bu paraları.”
Çağırmış; “Lala, senden şikâyet var. Bizim hazine-i hümâyunu -beytülmâli- askere sarf etmiyormuşsun. Başka yerlere sarf ediyormuşsun.”
Nizâmü’l-Mülk diyor ki; “Sultanım, ben senin bir ihtiyar kölenim. İstersen as beni. Esir pazarına götürüp satsan kaç altın verirler, bir işe yaramam ki! Tarlada çalışamam, başka bir işe yaramam. Ben senin iyiliğini isterim. Canım kurban olsun. Bir şey değil. Benim yaptığım şey doğrudur. Senin askerlerin, senin ordun gündüz çalışırlar, akşama yorgun düşerler. Rebab çalarlar, saz çalarlar, sarhoş uyurlar.” diyor.
Demek ki o zaman da maalesef içkiyi tam önleyememişler. İslâm ordusu ama askerlerin [kusurları] var.
“Onlar seni ancak okları ne kadar uzağa giderse bir ok atımlık mesafeye kadar düşmandan koruyabilirler veyahut mızrakları boyu kadar mesafeden düşmana karşı koruyabilirler veya kılıçları boyu mesafeden düşmana karşı koruyabilirler. Ben sana öyle bir ordu hazırlıyorum ki senin askerlerin yorgunluktan yatıp sızdığı zaman onlar ayağa kalkarlar. Onlar kitapların başına geçerler. Onlar ilim okurlar. Onlar seccadelerini yayarlar. Onlar Allah’a yönelirler. Dergâh-ı izzete el açarlar. Gözyaşı dökerler. Ümmet-i Muhammed’in teâlisini, yücelmesini isterler. Onlar senin dünyanı da âhiretini de korur. Öyle ok atımı mesafeden korumaz, senin devletini devlet-i ebed-müddet yapar. Onun için buraya harcıyorum paraları.” demiş.
Modernlerin moderni bir görüş!
İlme yapılan yatırım!
Profesör Mümtaz Turhan Bey vardı. Allah rahmet eylesin Mü’min kimseydi. Kusurları varsa Allah taksirâtını affeylesin. "Garplılaşmanın neresindeyiz?" diye bir kitap yazmıştır. Okumuşsunuzdur. "Garplılaşmanın neresindeyiz?" isimli kitabında meseleleri incelerken ilmin önemine sözü getiriyor ve diyor ki;
“Yatırımların en verimlisi, en verimli yatırım dalı -bir yere para yatıracaksın, karşılığını alacaksın- en rantabl, en kâr getiren, en verimli yatırım dalı ilme yapılan yatırımdır. Sanayiye yatırırsın %80, %100 kazanırsın, Ziraate yatırırsın, şu kadar kazanırsın, ticarete yatırırsın, bu kadar kazanırsın. İlme yatırdığın zaman rakamlarla ölçemeyeceğin büyük gelişmeler kaydedersin!” diyor.
Onların yirminci yüzyılda buldukları hakikati, mâneviyatın önemini, ilmin önemini bizimkiler Ortaçağ’da, ta Büyük Selçuklular Devleti zamanında, daha Osmanlılar kurulmadığı zamanda tespit etmişler. Tabii onlar da kendileri bulmuş değiller. Bizim dinimizin kendi içinde olan bir şey. İlme hürmet, dinimizin mayasının içinde olan bir şey.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîs-i şerîflerinde ilme dair, alime dair, ilim talebine dair çok hadîs-i şerîfler var. O kadar hadîs-i şerîfler var ki… İlim adamı o kadar mübarek bir kişi, o kadar kutlu bir kişi ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem; “İlim talep eden kimseye göktekiler ve yerdekiler hatta sudaki balıklar istiğfar eder.” diyor.
Demek ki ilim talebi ile vaktini geçiren kimse kâinatın sevgilisi oluyor. Kâinatın gözbebeği oluyor. Kâinattaki cümle varlıkların ilgisini çeken, duasını alan bir kimse oluyor. Peygamber Efendimiz bunu boş yere söylemez. “Sudaki balıklar bile…” diyor.
Sudaki balığın benimle ilgisi nedir bilmem ben ama Resûlullah Efendimiz öyle buyuruyor. “Göktekiler, yerdekiler hatta sudaki balıklar bile ilim talep eden kimseye dua eder, istiğfar eder.” “İlminden faydalanılan bir alim, bin tane âbidden daha hayırlıdır.” Çünkü âbid kendisine çalışıyor. Âbid kendisine çalışıyor, alim ümmete çalışıyor. Hepsi için çalışıyor.
Demek ki ilme önem vermişler.
Ne zamandan?
Peygamber Efendimiz’den başlamış bu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ilme önem vermiş.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi, cümlenizi her işimizi rızasına uygun yapanlardan eylesin.Sevdiğini Allah için sevenlerden eylesin. Kızdığını Allah için kızanlardan eylesin. Verdiğini Allah için verenlerden eylesin. Aldığını Allah için alanlardan eylesin. Kim men ehabbe lil’lâhi ve ebgada li’llâhi ve e'ğdâ lillâhi ve menea lillâhi fekad i’stekmele îmânen.
İşte böyle bir insanın imanı sağlam olur.
Sözün fazlasında belki zarar vardır unutulur. Tam güzel bir noktaya gelmişken ben keseyim.
Allah hepimizi rızasını kazananlardan eylesin. Hem dünyada bahtiyar eylesin, aziz eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
11.10.1996 -
Çocuğunuzu Erken Yaşta
11.08.1989 -
Osmanlı, İlim, Alimliliğin
