11.12.1998 - Bir Kulun Ayakları Bir Adım Kaymaz Şu Dört Şeyden Sual Sorulmadıkça

11.12.1998 - Bir Kulun Ayakları Bir Adım Kaymaz Şu Dört Şeyden Sual Sorulmadıkça
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!..
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ tezûlü kademâ abdin hattâ yüs'ele an erbain: an umrihî fîme efnâhü ve an ilmihî mâ feale fîhi ve an mâlihî min eyne iktesebehû ve fîme enfekahû ve an cismihî fîme eblâhü.
Tirmizî "hasen-sahih" demiş bu hadîs-i şerîfe. Mânası şöyle:
Lâ tezûlü kademâ abdin. "Bir kulun ayakları bir yerden öbür tarafa kıpırdamaz, bir adım kaymaz, ayrılmaz." Hattâ yüs'ele an erbain. "Dört şey kendisine sorulmadıkça..."
Bu ayaklarının bir yere kıpırdamaması, ayrılmaması ne zaman olacak?
Âhirette, mahkem-i kübrâda olacak. O zaman insanlar Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda mevkîf-ı azîmde durdurulacaklar. Oradan bir yere kıpırdamak yok, insanlara şu dört şeyden sorulacak:
1. An umrihî fîme efnâhü. "Ömrünü nerelerde geçirdin, nerelerde harcadın?" diye herkese soracaklar. "Kaç yaş yaşadın, bu ömrünü nerelerde harcadın?" diye soracaklar.
Ömür bir sermaye, hayat bir emanet; Allahu Teâlâ hazretleri bunu soracak. Seneleri, günleri, saatleri, zamanları nerede harcadığını; ömrünü, gençliğini, ihtiyarlığını, hepsini soracak Allahu Teâlâ hazretleri. Sorgu suâlin olmadığı mâsum devre bitip de büluğ çağına erişip akil-bâliğ olduktan sonra yaptığı şeylerin hepsinin cezası, mükâfatı işleme giriyor.
Ömrün kıymetini bilmek lazım. Aziz ömrü iyi kullanmak lazım, boşa harcamamak lazım. Günahlardan uzak durmak lazım. Bu bir... Bunlar sorulacak.
2. Ve an amelihi. "Neler işlediğinden sorulacak." Mâ feale fîhî. "Ne gibi ameller işledin?"
"Sen mü'min misin?.."
"Mü'minim."
"İman ettiğine göre neler yaptın bakalım? Farzları yerine getirdin mi, haramlardan kaçındın mı? Benim emrettiğim vazifeleri yaptın mı, zekâtını verdin mi?" diye amelini soracak Allah...
Ne işler yaptığını, ne ibadetler yaptığını veya yapmadığını, niçin yapmadığını soracak. Bu da çok önemli. Yapmamız gereken şeylerin neler olduğunu bilmeli ve yapmalıyız. Yapmamamız gereken şeyler nedir, onları bilmeli, onlardan da sakınmalıyız.
Allah bize ne görevler yüklemiş, görevlerimizi bilmeliyiz. Bu görevleri alimlerimiz önemlerine göre sıralamışlar. Mutlaka yapılması gerekenlere "farz" deniliyor. Yapılırsa sevap kazanılacak olanlara "sünnet", "müstehab" deniliyor. Serbest, yapsa da olur yapmasa da olur, kendi keyfine kalmış, yapmazsa bir cezası olmayana "mubah" deniliyor. Yapması iyi olmayana "mekruh" deniliyor. Kesinlikle yapmaması gerekene "haram" deniyor. Bunları bilmek lazım!
Niye bunları böyle sıralamışlar?
Kulların yaptığı işlerin cinsini, önemini kullar bilsin diye...
Mesela içki içmek haram. "Haram" demek, çok fena demek, hiç yapılmayacak demek. Yalan söylemek haram. Müslümanın müslümana üç günden fazla dargın durması haram. Müslüman "haram" denildi mi hemen kırmızı ışık yandığını anlayacak, o işi yapmayacak.
"Farz" dediği zaman da "Aman farzları bileyim, yapayım!" diye çoluk çocuğuna küçük yaşta farzların neler olduğunu öğretecek. "Aman evladım, bak şunlar Allah'ın çok önemle bize emrettiği vazifelerimizdir; sakın bunları ihmal etme!" diyecek.
Düşünün: Namaz farz. Hatta namazın içinde nice nice farzlar da var. İçinde birçok farzlar olan mühim bir farz ibadet. Bu farz ibadeti yapmazsa insan ne kadar suçlu bir duruma düşüyor...
Zekât farz bir ibadet. Dünyanın üstünde bir sürü fakir müslüman var. Yurt içinde, yurt dışında, çevremizde, Balkanlar'da, Kafkasya'da, Bosna'da, Hersek'te, Afrika'da, Filipinler'de...
Zaten bu Güneydoğu Asya'yı ve Okyanusya'yı bizim Türkiye'deki kardeşlerimiz çok az biliyor. Maalesef... Varsa yoksa "Batı" demişler, bir şeyden haberleri yok... Hâlbuki burada bir büyük âlem var, büyük nüfus var. Müslümanların en kalabalık olduğu bölge buraları... Buralarda başka ülkeler harıl harıl çalışıyorlar. Endonezya'da 200 kişiye bir misyoner düşüyormuş. Ne kadar korkunç bir hızlı çalışma... Ne kadar kuvvetle yüklenmişler... "Oradaki insanları, köylüleri, cahilleri acaba İslâm'ı öğrenmeden kendi dinimize çekebilir miyiz?" diye çalışmak için ne kadar gayret gösteriyorlar.
Ben Avrupa'da iken televizyonlarda seyretmiştim, Eskimolar'ın arasına gidiyorlar. Herhalde bizden Eskimolar'a giden hiç yok gibidir. Gidiyorlar, Hıristiyanlığı öğretiyorlar. Dünyanın her yerine gidiyorlar.
Demek ki çalışmamız lazım. Vazifeleri bilmemiz lazım. Farzları bilmemiz lazım. Haramları bilip haramlardan da kaçınmamız lazım, çok önemli...
Farzları ve haramları mutlaka öğrenmeli, çoluk çocuğumuza da öğretmeliyiz. Çünkü Allah neler işlediğimizi soracak. İşlediğimiz şeyler iyi şeylerse onlardan mükâfat var. İyi şeyleri işlemediysek ceza var. Kötü şeylerin işlenmemesinde sevap var. Kötü şeyler işlendiği zaman da şiddetli cezalar var. Cehennem işte, "Var mı daha?" diye sağa sola saldırıp duruyor, isteyip duruyor. Onu hiç gözümüzün önünden ayırmamamız lazım!
3. Ve an mâlihî min eyne'ktesebehû ve fîme enfekahû. "Malından da sorulacak insan, kazancından sorguya, suâle tâbi olacak âhirette..."
Dünyada da soruyorlar, sorabiliyorlar, soramıyorlar. Vergi kaçırılıyor, haksızlık yapılıyor, gayrimeşru kazanç vesaire, dünyada da sormaya çalışıyorlar. Ama âhirette kesin, her şeyi bilen, alîm ve habîr Allahu Teâlâ hazretleri malını soracak.
Min eyne'ktesebehû. "Malı bu kul nereden kazandı? Haramdan mı kazandı, helalden mi kazandı? Bu para nereden eline geçti?"
Tabii haramdan kazandıysa muazzam ceza...
Ve fîme enfekahû. "Ve malı nereye sarf etti, harcadı?"
Hayra mı şerre mi, zevke mi keyfe mi?.. -Allah saklasın- içkiler, kumarlar, eğlenceler, barlar, pavyonlar, haramlar, zinalar, fuhşiyât, münkerât... Neler neler olacak...
Allah her türlü haramdan, günahtan korusun.
Malı da Allah soracak; nereden kazandığını soracak, bir de nereye harcadığını soracak.
4. Ve an cismihî fîme eblâhü. "Allah insana bir de vücudundan soracak..." "Sen bu vücudu nerede yıprattın, gel bakalım?" diyecek.
Sevgili kardeşlerim, İslâm'a göre vücut bizim değil.
"Sana ne, benim vücudum! İşte benim elim, benim bacağım, benim dizim, benim ciğerim, benim kalbim, benim midem..."
Senin ama emanet; yani tam senin değil, Allah sana bunu emanet vermiş. Bu cismi nerede yıprattığını Allah soracak.
"Nerede yıprattın bu ciğeri, nasıl yıprattın? Bu kalbi nasıl böyle yordun, hasta ettin? Bu gözü nerede harcadın, kullandın? Bu dizin niye böyle yıprandı? Bu vücudun niye böyle sarardı, soldu? Bu gücünü, kuvvetini niye yitirdin? Ne yaptın, niçin böyle hor kullandın bu aziz emaneti?.." diye Allahu Teâlâ hazretleri insanın cismini, vücudunu da soracak.
[Avustralya'da] görüyoruz, ikindiden sonra görüyoruz, sabahleyin namaza giderken görüyoruz. Kadın erkek, genç yaşlı sokaklarda yürüyorlar. Kısa şortlarını giymişler, uzun uzun kilometrelerini yürüyorlar, koşuyorlar. Daha iş saatine çok var. Yani vücudunu sağlıklı tutmak için çalışıyor, idman dediğimiz işleri yapıyor. Yürüyüş, koşu, yüzme, çeşitli oyun şeklindeki vücudu çalıştırıcı, hünerini, kabiliyetini artırıcı şeyler...
Bunların bir kısmını -güreş gibi- Peygamber Efendimiz tavsiye buyurmuş, teşvik buyurmuş. Çünkü insanın bedenî kabiliyetini arttırması hayatında lazım olacak. Ata binmek gibi [sporlar]; bu devirde çeşitli cihazları kullanmak olabilir. Ok atmayı tavsiye etmiş Peygamber Efendimiz. Nişancılık, bu devrin çeşitli silahlarını bilmek... Bunlar önemli.
Çeşitli idmanlar yapılması lazım ve vücudun yıpratılmaması lazım, hor kullanılmaması lazım!..
Adam sigara içiyor.
Niye içiyorsun bu sigarayı?
Duman, acı, para da veriyorsun, içiyorsun; ondan sonra da ciğerlerin zifir doluyor, öksürmeye başlıyorsun. Bunlar ciğerinin içini kapladığı için nefes alanın daralıyor, sararıyorsun, soluyorsun. Sonra o ciğerlerin içinde akciğer kanserine sebep oluyor, damar sertliğine sebep oluyor. Adam 45 yaşında, bakıyorsun sapsarı sararmış solmuş. Elinin parmaklarına bakıyorsun, sapsarı... Nikotinden, tütünün kokusundan parmaklarının bile rengi değişmiş, dişlerinin rengi sararmış solmuş.
Hakkın yok ki senin kendini böyle yıpratmaya!.. Çünkü bu vücut senin değil, emanet bu... Allah bunun da hesabını soracak.
Onun için aziz ve sevgili kardeşlerim, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna çıkacağız, bu dünya hayatından hesap vereceğiz ya; bu hesabı vermeden önce burada iken aklımızı başımıza toplamamız lazım. Orada mahkeme-i kübrâda nasıl hesap vereceğimizi düşünmek lazım. Hesabı verilmeyecek bir acayip işimiz, yalan yanlış işimiz olmamalı; her işimiz açık olmalı, güzel olmalı, Allah'ın rızasına uygun olmalı!..
Çok güzel... Şimdi Türkiye'den gelen kardeşlerimiz bizim orada hazırlattığımız bir şeyimiz vardı, onu getirmişler. Yazıyor:
İlâhî ente maksudî ve rıdâke matlûbî.
Bizim şiârımız, bizim esasımız, bizim Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği ana düşüncemiz nedir?
Her yaptığımız işi Allah rızası için yapmaktır.
İlâhî ente maksudî. "Yâ Rabbi benim maksûdum, arzum, istediğim, gece gündüz durmayıp dilediğim, temenni ettiğim sensin!" Ve rıdâke matlûbî. "Ve ben senin rızanı kazanmak istiyorum."
Senin rızanın olduğu her şeyi seve seve yaparım, senin rızanın olmadığı işi de yapmam çünkü sen istemiyorsun, razı değilsin. Senin istemediğin şeyi yapmam yâ Rabbi!
Her müslümanın böyle hareket etmesi, böyle düşünmesi, bu zihniyete sahip olması lazım! Bu bayrağı her müslüman evine asmalı, göğsüne -rozet değil- yaka gülcüğü olarak takmalı. Parmağına yüzük olarak takmalı. Eskiden yüzükleri mühür olarak da kullanırlarmış. Bastığı zaman da "İlâhî ente maksudî ve rıdàke matlûbî." diye görülmeli.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi gaflet uykusundan uyarsın, uyandırsın. Her yaptığı işi Allah'ın rızasına uygun yapmak durumuna hepimizi getirsin. Yolunda dâim eylesin. Ümmet-i Muhammed'e faideli eylesin. Yüksek seviyeli, olgun müslüman olmayı nasip eylesin. Tatlı, efendi, edepli, ahlâklı, faydalı, çalışkan, bilgili, görgülü insan olmayı nasip eylesin. İnsanca, insân-ı kâmil olarak ömür sürmeyi nasip eylesin. Sevdiklerimizle beraber cümlemizi huzuruna, mahkeme-i kübrâya sevdiği, razı olduğu kul olarak, "Sana hesap sormaya lüzum görmüyorum, gel kulum, cennetime gir!" dediği, bi-gayri hisâb cennetine dahil eylediği, cemâlini gösterdiği kullarından eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh
07.03.1997 -
Eman Vermek, Tevbe
08.08.1995 -
Peygamberimizin Son Peygamber
