07.03.1997 - Eman Vermek, Tevbe Etmek

07.03.1997 - Eman Vermek, Tevbe Etmek
es-Selamu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;
Fakîhun vâhidun eşeddü ale'ş-şeytâni min elfi âbidin.
"Bir tane dini iyi bilen fakih, şeytana bin tane âbidden daha kuvvetlidir, daha şiddetlidir."
Daha çok yener, daha çok zarar verir. Şeytan ondan daha çok korkar. Şeytanı daha iyi bastırır demek.
"Fakih" kelimesini duymuşsunuzdur. Bu Türkçemiz'e "fakıh" diye geçmiştir. Fakıoğlu mesela fakihoğlu demek aslında, fıkıh sahibi demek. Yani dini iyi bilen...
Elhamdülillah Türkiye'nin %99'u müslüman. Herkes "Elhamdülillah ben müslümanım." diyor. Hatta İslâm'ın emirlerini tutmasa, yaşayamasa, yapamasa bile, "Ben elhamdülillah müslümanım da bu benim kusurum. İbadet edenleri seviyorum ama kendim fırsat bulamıyorum. Bu kusurum." diyor. Herkes müslüman olduğunu söylüyor. Ama İslâm'ı bilmiyorlar. İslâm'ın emirleri, Allah'ın emri, Peygamber Efendimiz'in tavsiye-i nebeviyyesi nedir, bunu bilmiyorlar.
Bunları bilmek lazım. Bilerek, dinin özünü iyi kavramış olarak İslâm'ı yaşamak lazım.
Burada bir şeyi söylemek istiyorum
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Bizim ecdadımız Orta Asya'dayken müslümanlar geldiler, bizim ecdadımız da İslâm'la tanışınca, yüz binlerce çadırlar halinde, grup grup, fevc fevc, kafile kafile, zümre zümre severek müslüman oldular. Bunda kalmadılar, İslâm'ı iyi öğrendiler. O kadar iyi öğrendiler ki en büyük hadis kitapları onlar tarafından yazıldı. En büyük din kitapları onlar tarafından yazıldı. Fıkıh kitapları, tefsir kitapları dedelerimiz tarafından yazıldı. Araplar'ın da okuduğu, Araplar'ın da istifade ettiği çok değerli çalışmalar yaptılar, araştırmalar yaptılar.
Bir şeyi daha burada kesin olarak belirtmek istiyorum. Yirminci yüzyılda Türkiye'deki bir insan şöyle düşünebilir:
O zamanlar sekizinci asırdı. Sekizinci asırda İslâm gelmiş, o zaman ecdadımız müslüman olmuş. İşte ne yapalım, şimdi yirminci yüzyılda şartlar değişti."
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Bir kere şunu söyleyeyim: Ecdadımız -Orta Asya'daki müslümanlar- İslâm'dan önceki bütün dinleri tanıdılar. Hatta onlarla ilgili çok kıymetli eserler yazdılar. Mesela Birûnî isimli meşhur alimin dünyadaki çeşitli inançlarla ilgili çok kıymetli eserleri var. Dinler tarihi profesörlerinden rahmetli Günay Tümer kardeşimiz anlatırdı. Bütün dinleri çok iyi biliyorlardı. Orta Asya dinlerini, Uzak Doğu dinlerini, Çin'in, Japonya'nın bugün inanç sistemi, Hindistan'ın inanç sistemi, o bozkırlardaki putperest inançlar, Şamanizm, vesaireyi iyi biliyorlardı.
Başka?
Yahudiliği iyi biliyorlardı. Hatta bazı Türk kabileleri Yahudi dinini benimsemişlerdi. O zaman kendilerine gelen ilâhî din, hak din diye.
Sonra?
Hıristiyanlığı biliyorlardı. Karadeniz'in kuzeyindeki, şimdiki Hazar denizinin kuzeyindeki, Rusya'daki, Beyaz Rusya'daki, o bölgelerdeki Türkler Hıristiyanlıkla karşılaşmışlardı, tanışmışlardı. Hıristiyanlığı biliyorlardı. İçlerinde hıristiyan olanlar vardı. Macaristan'a kadar gelen kabileler, Hunlar vesaireler onların evlatları...
Bütün dinleri, inançları biliyorlardı. Bu kadar çeşitli inancın içinden... Hepsini de denemişlerdi. Hepsine girdiler, yaşadılar, gördüler. İslâm'ı beğenerek, güzelliklerini kavrayarak seçtiler, müslüman oldular. Ayrıca bu güzel bir şey, yani mukayeseler yaparak, karşılaştırmalar yaparak müslüman oldular.
Pek çok güzel şey var.
Güzel şeylerin ikincisi: İslâm'ı çok güzel incelediler. En derin tarzda, en sağlam şekilde incelediler.
Üçüncü güzel olan şey: İslâm'ı en güzel tarzda tefekkür edip anladılar ve yorumladılar. Yani İslâm'ı kuru kuruya, "İslâm böyle demiş." diye taassupla, körü körüne benimsemediler. Mukayeseler yaptılar. Felsefesini yaptılar. Üzerinde tefekkür ettiler, âyetlerin, hadislerin mukayeselerini yaptılar. Ahkâmının hudutlarını çizdiler. Dinde çok derinleştiler. O insanların bugün eserlerini okuduğumuz zaman hayran kalıyoruz. Biz hayran kalıyoruz çünkü onların torunlarıyız.
"Tabii bu yandaşların birbirlerini sevmesi…"
Hayır, böyle değil. Bizim dışımızda, Avrupalı olan, hıristiyan olan, başka kültürlerle, başka dinlerin mensubu olarak yetişmiş insanlar da aynı kanaatteler. Diyorlar ki;
"O muazzam eserleri, o muhteşem alimlerin yazdığı eserleri okuyun."
Çok rica ediyorum. Allahu Teâlâ hazretleri hepimizin yardımcısı olsun, hepimizi sevdiği kul eylesin. Sevdiği bilgilere sahip olup, sevdiği şekilde ömür geçirip huzuruna sevdiği kul olarak varmayı hepimize, nasip eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Fi'l-ardı emânâni ene emânun ve'l-istiğfâru emânun ve ene mezhûbun bî ve yebkâ emânu'l-istiğfâri fe-aleyküm bi'l-istiğfâri inde külli hadesin ve zenbin.
Bu da Osman b. Ebi'l-Âs radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf. Diyor ki Peygamber Efendimiz;
Fi'l-ardı emânân. "Yeryüzünde iki tane eman sebebi vardır, eman vardır."
Eman ne demek?
Hani bir harpte düşman eman diliyor. Yani elini kaldırıyor, "tamam" diyor, el kaldırıyor, teslim oluyor. Öylece biz de ona eman veriyoruz, "Tamam, seni öldürmeyeceğiz, sen eminsin." diyoruz, esir alıyoruz. O eman diliyor bizden, yani "Bana eman ver." diyor, biz de ona eman veriyoruz. "Sen benimle çarpıştın, bana saldırmıştın, ben seni öldüreceğim." demiyoruz da âdetâ affediyoruz, eman veriyoruz.
Emanı biliyorsunuz. "Aman" diye geçiyor Türkçe'de. "Aman Allah'ım aman!" deriz Türkçe'de, Allah bizi affetsin, bizi cezalandırmasın diye. "Aman yâ Rabbi!" deriz.
Yeyüzünde iki tane eman vardır.
Ene emânun. "Ben emanım."
Emniyet sebebiyim. Affolunma sebebiyim. Allah'ın bağışlaması sebebiyim.
"Yeryüzünde iki eman vardır, birisi ben."
Ve'l-istiğfâru emânun. "Allah'tan afv u mağfiret istemek, estağfirullah el-azîm demek, 'yâ Rabbi beni afv u mağfiret eyle', Allahümme'ğfirlî demek, bu da emandır."
O da insanı felakete uğramaktan kurtarıyor. Hani eman dileyen insana eman verildiği zaman o canını kurtardığı gibi, istiğfar eden insan da Allah'ın azabından, gazabından kurtulmuş oluyor.
Peygamber Efendimiz de eman, istiğfar da eman. Peygamber Efendimiz'in eman oluşu âyet-i kerîmeyle sabit. Âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve mâ kâne'llâhu li-yu'azzibehüm ve ente fîhim. "Ey Resûlüm, sen onların arasındayken, kusur da işlemiş olsalar ben o kulları cezalandırmam, onlara umumi bir azap göndermem, senin hatırına onları azaplandırmam. Yani sen orada bulunuyorsun, aralarındasın diye..."
Nasıl olabilirdi mesela, eski ümmetlerde nasıl olmuş?
Nuh aleyhisselam'ın kavminin başına tufan felaketi gelmiş. Firavun kavmi, ordusu, kendisi Nil'de boğulmuş. O felakete uğramış. Nemrut bir başka türlü felakete uğramış. Âd kavmi, Semud kavmi bir başka türlü felakete uğramış. Yani kötü olanların cezasını Allah dünyada da veriyor.
Ama Peygamber Efendimiz'e buyuruyor ki;
"Sen o kavmin arasındayken ben o kavme umumi bir azap indirecek değilim."
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem korkardı; uzaktan bir kara bulut, sarı bulut, felaket, fırtına, kasırga alameti olan bir bulut görünce sapsarı kesilirdi Peygamber Efendimiz.
"Acaba Allah kulların bir kusurundan, günahından dolayı Âd kavmini, Semud kavmini, eski kavimlerin bazılarını helak ettiği gibi bir azap mı gönderecek?" diye korkardı, dua ederdi, Allah'a sığınırdı, "Affet yâ Rabbi!" derdi.
Ümmetinin, halkın ve insanların selametini isterdi. Hatta kendisine azap edenleri dahi Allah'tan bağışlamasını isterdi.
"Yâ Rabbi bilmiyorlar, benim kavmimi affeyle. Çünkü onlar henüz gerçekleri bilmiyorlar, anlamadılar, düşmanlığı ondan yapıyorlar." derdi.
Peygamber Efendimiz'in hatırına da Allah azabı hak etmişlere bile azabı tehir ederdi, vermezdi. O halde Peygamber Efendimiz bir eman sebebiydi. Yani kulların emniyete ermesi, Allah'ın affına mazhar olması, kahrından korunması sebebiydi.
İstiğfar da bir emandır. Yani tevbe ve istiğfar eden kimse de Allah'ın kahrından korunur, emanı kabul olur, kendisine eman verilmiş olur, kusur işlemiş bile olsa Allah onu cezalandırmaz. Bu bir müjde tabii, bu üçüncü hadîs-i şerîfi müjde olsun diye size okuyorum.
Buyuruyor ki Efendimiz;
Ve ene mezhûbun bî. "Beni Allah bu dünyadan bir gün alacak, götürecek, ben götürülecek bir kimseyim. Burada ebedî kalacak bir kimse değilim. Bir gün gelecek, ben de bir fâniyim, vefat edeceğim. Allah beni vefat ettirecek, âhirete götürecek. Burada kalıcı değilim, gidiciyim. Ama ve yebkâ emânu'l-istiğfâr, tevbe ve istiğfar emanı, yani sebeb-i emanlardan birisi olan, iki emandan birisi olan tevbe ve istiğfar eylemek kıyamete kadar kalacak."
Demek ki bizim elimizde fırsat olarak -Resûlullah Efendimiz'in hayatına yetişemedik, gül cemaline eremedik, tatlı sohbetinde bulunamadık ama- tevbe ve istiğfar imkânı elimizde, suçluysak da günahlıysak da o eman vesilesi mevcut.
Fe-aleyküm bi'l-istiğfâri. "O zaman ey ümmetim" diye Efendimiz tavsiye buyuruyor; inde külli hadesin ve zenbin. "Her bir kötü iş yaptığınızda, günah işlediğinizde tevbe edin ki hatanızı anlayın, hatanızdan dönün ki Allah size eman versin."
Hades, peltek 'se' ile, hâdis olan bir kusur, günah mânasına; bazen de abdesti bozan bir olay mânasına gelir. İnsanın yaptığı kusurlu bir iş demek oluyor. Zenb de "günah" demek. Her hadeste ve her günahta hemen aklınızı başınıza toplayın. Şeytana nasıl uydunuz, nefse nasıl kapıldınız, nasıl yaptıysanız o günahı -ah yapmasaydınız daha iyiydi ama- yaptığınızda hemen tevbe ve istiğfar edin, hatanızdan dönün. Allah'tan afv u mağfiret isteyin, özür dileyin. "Yâ Rabbi, yapmamam gerekiyordu bunu ama nasılsa işte kapıldım, yaptım. Yâ Rabbi beni affeyle!" deyin, diye Efendimiz tavsiye buyuruyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in başka hadîs-i şerîflerle müjdesi var: Allah tevbe eden kulların günahlarını bağışlıyor. Tevbe ve istiğfarla günah kalmıyor. Tabii bizim suçlarımız vardır, günahlarımız vardır, hatalarımız vardır, tembelliklerimiz vardır, kalp kırma vardır, kötü huy vardır, kötü söz vardır... Bin bir türlü hatamız olduğundan Allah'tan önce afv u mağfiret istemeliyiz, her şeyden önce...
Onun için her gün ben size söylüyorum, Peygamber Efendimiz'in nasihati olarak naklediyorum, kardeşlerime:
"Günde 100 defa Estağfirullah, 100 defa Lâ ilâhe illallah, 1000 defa Allah, 100 defa salavât-ı şerîfe, 100 defa Kulhuvallâhu ehad çekin." diyorum.
Neden?
İşte hadîs-i şerîflerle çıkıyor; tevbe ve istiğfar ettiniz mi günahlarınız afv u mağfiret olacak.
İnsan günah işlediği zaman ne olur?
Bazen dünyada da günah dolayısıyla rızkı azalır, başına ceza ve bela gelir. Tabii âhirette de azabı olacak, cehenneme düşecek. Dünyada da çektiklerinin bir kısmı işlediği suçlardan, günahlardan dolayıdır. Onun için hatalarımıza tevbe ve istiğfar edelim.
Tevbe ve istiğfar etmek için de insanın düşünen bir insan olması lazım. Mütefekkir bir insan olması lazım. Müslümanın kendisini kontrol eden, teftiş eden, takip eden, hatalarını anlayan, bulan, akşamları sabahları düşünüp de düşüne taşına iş yapan, hatası olsa tespit eden ve bunu bir daha yapmayayım diye düşünen insan olması lazım.
Bunun sonucu ne olur?
Böyle bir iş -hatasını düşünmek, hatasından af dilemek, dönmek- müslümanın âdeti olursa hataları bir bir yok etmeye sebep olur. Günden güne iyi bir insan olmasına sebep olur. Sonunda Allah'ın sevdiği bir kul haline dönüşmesine sebep olur.
Bugünkü sonuncu hadîs-i şerîfte de size çok tevbe ve istiğfar etmenizi tavsiye etmiş oldu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz. Ben de size naklettim.
Allahu Teâlâ hazretleri işlemiş olduğumuz hataları, günahları afv u mağfiret eylesin. Bundan sonraki ömrümüzü hatalara, günahlara bulaşmadan, haramlara yanaşmadan, sevdiği kul olarak geçirmeyi cümlemize muvaffak eylesin. Tevfîkini yâr ve refîk eylesin. Hidayet üzere eylesin. İyi insanlarla beraber eylesin. Alimlerle, âbidlerle, fakihlerle, zarif, kâmil, edepli, dünyada gözü olmayan, Allah'ın rızasını düşünen iyi insanlarla beraber olmayı Allah cümlemize nasip eylesin. Her türlü fitnelerden, fesatlardan, zulümlerden, haksızlıklardan, hatalardan, yanlışlıklardan, zalimlerin zulmünden, fâsıkların, fâcirlerin yaptığı günahlar dolayısıyla üzerimize onlar sebebiyle umumi bir bela ve afet gelmesinden bizleri korusun. İki cihan saadetine nâil eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.
es-Selamu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
10.11.1995 -
Mümin Kulların Kaza
11.12.1998 -
Bir Kulun Ayakları
