İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

10.11.1995 - Mümin Kulların Kaza ve Kader Karşısındaki Tavırları, Sabır, Şükür, Teslimiyet

10.11.1995 - Mümin Kulların Kaza ve Kader Karşısındaki Tavırları, Sabır, Şükür, Teslimiyet
Günün Sohbeti

10.11.1995 - Mümin Kulların Kaza ve Kader Karşısındaki Tavırları, Sabır, Şükür, Teslimiyet

04.12.2025
15 dk 11 sn

Cumanız mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!

Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlenizi dünya ve ahiretin hayırlarına mazhar eylesin. Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.

Suheyb RA’dan rivayet edilmiş. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
 Elâ tes’elûnî mimme dahiktü? Acibtü min kadâi’llâhi li’l-abdi’l-müslim, inne küllemâ kada’llâhu lehû hayr;ve leyse küllü ehadin kâne kada’llâhu lehû hayrun,ille’l-abdü’l-müslim. buyurmuş.
Arapça metnini teberrüken okuduk.
Soruyla başlıyor Peygamber Efendimiz: Elâ tes’elûnî mimme dahiktü “Neden güldüğümü bana sormuyor musunuz, sormaz mısınız?” diyor Peygamber SAS Efendimiz.
Bu tabii, insanların ne kadar çok dikkatini çekici bir başlangıç: “Niçin gülüyorum,bilin bakalım? Niçin güldüğümü niçin bana sormuyorsunuz?” gibi bir şey, tabii herkesin dikkatini çeker. Peygamber SAS Efendimiz’in konuşmanın adabı, kompozisyon, hitabet meseleleri konusunda da davranışlarından çok çok ibretler almamız gerekir. Böyle başlamış: Elâ tes’elûnî mimme dahiktü “Neden güldüğümü niçin bana sormuyorsunuz, sormaz mısınız?” diyor. Tabii herkes zaten merak ediyordur da, bazı şeyleri de sorarlardı Peygamber Efendimiz’e: “Niçin bunu yaptın yâ Rasûlallah?  Daha önce şöyle yapmıyordun, niçin bu sefer böyle oldu?” diye sorarlardı. Ama böyle bir başlangıç tabii teşvik oluyor. Dikkati de en yüksek noktaya çıkartıyor. Tebessüm buyurmuş Peygamber Efendimiz. SAS Efendimiz kahkahayla gülmezdi. Peygamber Efendimiz’in bu konudaki âdet-i seniyyesi tebessüm etmekti. Dişleri görünecek kadar pırıl pırıl, yüzünde güneşler açacak gibi gülerdi ama kahkahayla gülmezdi. Dişleri de şâhâne idi. Dişlerinin güzelliği o kadar dikkat çekiciydi ki, sanki dişlerinden ışıklar saçılırdı etrafa. O kadar muntazam, güzel dişleri vardı. O da bir ibret değil mi? Yâni,bundan bindörtyüz yıl önce, böyle bir mahrumiyetler diyarı olan Arabistan’da, her türlü meşakkatin, sıkıntının, fakirliğin görülebildiği bir yerde Efendimiz’in temizliğe dikkati. Bu arada da diş, ağız temizliğine dikkati, göze güzel görünecek her türlü şeyi de emretmesi. “Benim karşıma böyle ağzınız kokarak, dişleriniz sapsarı sararmış olarak gelmeyin!” demesi. Tarağı, aynayı, temizlenmeyi, yıkanmayı, abdest almayı, gusül abdesti almayı emretmesi. Bunların hepsi, ibret alabilecek bir insan için yeter. Rasûlüllah Efendimiz’in bir cümlesi, hayatından bir sahne bile "Eşhedü en lâ ilâhe illa’llâh ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû" diye insafı varsa, nasibi varsa, müslüman olmasına, kendisinin teslimiyetinin böyle coşmasıyla Rasûlüllah’a bağlanmasına yeter. Bir sahne bile kâfi ama, işte Allah-u Teâlâ Hazretleri gözlerden perdeleri kaldırsın. Gönüllerin perdesi gözün perdesinden daha da fena. Gönüllerden o perdeleri kaldırsın. Şimdi, “Niçin güldüğümü sormaz mısınız?” buyuruyor. Sormazlar mı?  Herkes merak içindedir, pür dikkat Rasûlüllah SAS Efendimiz’i seyrediyordur, her haline hayranlıkla bakıyordur Peygamber Efendimiz’in. Sebebini kendisi söylüyor. Buyuruyor ki: Acibtü min kadâi’llâhi li’l-abdi’l-müslim “Müslüman kula Allah’ın hükmüne, kaza ve kaderine şaşırdım, hayran kaldım, hayret ettim.” Acibe fiili iki mânâya gelir. Yâni, bir şeyi hayretle mütalaa etmek mânâsına da gelir; bir de beğenerek, hayranlıkla mütalaa etmek mânâsına gelir. “Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin mü’min kuluna hükmünün karşısında hayranlıkta kaldım, hayretler içinde kaldım.” demiş oluyor. Onun için gülmüş. Tabii, gülmesinden anlaşılıyor ki, memnun kalmış da ondan gülmüş. İnsan seyrettiği bir şeyden dolayı, yüz hatlarında bazı jestlerle, mimiklerle, yüz hatlarıyla insanın duyguları anlaşılıyor. Mâlûm, yüz hatlarına akseder. Tabii hayran kalmış da ondan gülüyor. Gülmesinin sebebi demek ki, Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin mü’min kulu hakkındaki hükmü, kazası, kaderi. Kadâu’llâh, Allah’ın kazası demek, yâni hükmü demek. Bir şey hakkında düşünüp bir şey söylemek, bir hüküm vermek, ona kadâ etmek oluyor. Onun için, böyle hüküm veren kimseye Arapça’da kâdı derler. Biraz uzundur ilk hecesi ama, biz onu kadıdiye telaffuz ediyoruz. Tarihimizde var. Kadı Efendi şöyle yapmış, Nasreddin Hoca böyle yapmış diyoruz. Biliyoruz bu kadı kelimesini. Ondan sonra kâdı’l-kudâtlık, yâni kadılar kadısı makamı vardı Osmanlı devlet teşkilatında. İşte bu kadı ne yapar?  Karşısına gelen iki kimseyi dinler, düşünür, delilleri göz önünde bulundurur, adâlet konusunda bir hüküm verir. İşte buna kadâ deniliyor. Tabii bizim Türkçemizde kaza deyince, halkımız iki şeyi anlar: İki otomobilin birbiriyle çarpışmasıveya adamın elindeki bir aletle karşı tarafı istemeyerek yaralaması. “İşte bir kaza oldu, elimden bir kaza çıktı.” filan diyoruz veya “Yolda bir kaza oldu.” diyoruz. Burada tabii acı bir olay, üzücü bir olay mânâsına geliyor Türkçe’de bu. Ama bunun da kökeni karıştırılırsa, araştırılırsa, neden bunlara kaza denilmiş?  Bu Türkçe bir kelime değil, Arapça’dan geçme bir kelime. Niye bu gibi olaylara kaza denilmiş?  Bütün bu olaylar için dedelerimiz bu sözü niçin kullanmışlar?  Bütün bu olaylar Allah’ın bir kazasıyla, kaderiyle meydana gelmiş şeyler oluyor. Hani yeryüzündeki bütün olan işler, ölenler, olanlar, yaşayanlar, yapılanlar, edilenler Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin kaderiyle olduğundan; gecenin, gündüzün, ayların, yılların karşımıza döktüğü, sergilediği binbir türlü olay. Tabii bunların içinde bir küçücük bir figüranız, küçücük bir dekoruz, detayız, zerreyiz. Kâinât kocaman, gümbür gümbür bir sahne. Hareket halinde devam edip gidiyor. İşte bütün bu işleri olduran Allah-u Teâlâ Hazretleri’dir. Allah-u Teâlâ Hazretleri kâinâtın sahibi, olayların hâlikı, kâinâtın mutasarrıfı, yâni dilediği gibi tasarruf eden, dilediği gibi yapan, eden; kuvvetlerin, güçlerin hepsinin sahibidir.
Onun için, bu olaylar da Allah’ın hükmü, ne yapalım diye, yâni teselli olsun diye düşünmüş dedelerimiz. Bu gibi olaylara kaza demiş.
Tabii bu gibi olaylar da kazadır; düğün, dernek, bayram, seyran gibi hoş şeyler de kazadır. Aslında onlar da kaza. Yâni nasib oldu da, bu delikanlı bir güzel kızcağızla evlendi. E bu da kazadır; yâni bu da Allah’ın bir hükmüdür, ondan olmuştur.
Ama burada sevinçli olduğu için, işte belki Allah’ın kaderi derler de, kazası demiyorlar, öteki kelimeyi, kullanmıyorlar. Kazayı negatif olarak kullanmışlar. Bu da olur. Bir dilden öteki dile bazı kelimeler geçer ve bazen de bu dildeki mânâsından başka anlama gelir öbür tarafta.
Allah’ın kazası, aslında yâni kaderi demek, her türlü hükmü demek.
Çünkü, İnne küllemâ kada’llâhu lehû hayrun “Allah-u Teâlâ Hazretleri onun için ne hükmetmişse, o onun için hayırlıdır. Ve leyse küllü ehadin kâne kada’llâhu lehû hayrun ille’l-abdü’l-müslim Her hükmü iyi olan bir kimse, müslümandan başka bir kimse değildir. Başka bir kimse için, böyle bir durum bahis konusu değildir. Münafık için böyle değildir, kâfir için böyle değildir, gayr-i  müslim için böyle değildir. Onlar için şer, kötü takdirler de vardır. Hayır değildir. Onların işi zordur, dünyada ahirette uğrayacakları cezalar vardır. Bu sadece mü’min içindir.” diye, Efendimiz ikinci bir cümlede özellikle bunu beyan etmiş. Pekiyi, bu rivâyet burada bu kadar kalmış. Suheyb RA’dan Ebû Nuaym el-Isfahânî’nin rivayeti bu kadar kalmış.

Şimdi acaba biraz daha açamaz mıyız bu konuyu?

Bir müslümana hayatında çeşitli olaylar geliyor. Sevinçli olaylar geliyor. Tamam, çocuğu evleniyor, maaşına zam oluyor, dükkânında iyi bir kâr kazanıyor, çeşit çeşit insanların çeşit çeşit sevinçlerini düşünelim. Bunlardan seviniyor. Tamam sevinçli olaylar. Bu durumda, müslüman hayatında sevinçli olaylarla karşılaştığı zaman ne yapar?  Şükreder: “Yâ Rabbi,çok şükür,sen bana bu nimeti verdin, bu imkânı sağladın, bu güzel durum elime geçti.” diye şükreder. İşte bu şükür, Allah’a karşı minnet duygularıyla, teşekkür duygularıyla, Allah’ın bize karşı ikrâmından, hediyelerinden, bağışlarından, lütuflarından dolayı Allah’a sevgi dolu olarak, teşekkür dolu olarak yönelmek, bunları düşünmek; Allah’a, “Çok şükür yâ Rabbi!” demek, hamd etmek, şükretmek çok sevaptır. İşte bundan dolayı mü’min kul büyük sevaplar alır, büyük hayırlara mazhar olur. İyi ki kendisine güzel şeyler hükmolunmuş, verilmiş, karşısına gelmiş ki şükredince ne kadar sevap alıyor. Aksine üzücü olaylar da gelebilir insanın başına. Ölüm gibi acı bir ayrılık olayı var. Sevdiği insandan ayrılıyor, etrafındakilere “Elveda.” diyor, gidiyor. Aralarında yaşayan, bir sevdikleri kişi ayrılıp gidiyor. Bu ayrılık zor. Hem de tabii ebedî demeyelim de, -biz biliyoruz ki mü’minler tekrar ahirette cennette buluşacaklar birbirleriyle- uzun bir ayrılık tabii, üzülür insan. Ölüm gibi bir üzülme sebebi var, ayrılıktan dolayı. Tam hayattan muradını alamadan, kâm alamadan, bakıyorsunuz delikanlı bir kimse vefat ediyor, bir çocuk vefat ediyor; annenin, babanın üzülmemesi mümkün mü? Bakıyorsunuz, gelinlik çağda bir kızcağız vefat ediyor. Çeşmeye su doldurmaya gitmiş kış gününde; kurtlar saldırmış, parçalamış. Haydi, büyük bir acı köyde meselâ. Üzüntülü olaylar olur. Herkes için olur. Peygamber SAS Efendimiz’in hayatından biliyoruz, sahabe-i kiramın hayatından biliyoruz; iyi insanlara da üzücü olaylar gelir. Hani, İslâm’ı hiç bilmeyen bir insan, imanı bilmeyen bir insan sanır ki, Allah’ın iyi, sevgili kulları hep güzel şeylerle karşılaşacaklar, hiç kötü şeyler görmeyecekler, çok tatlı, mutlu bir ömür sürecekler. Hayır, bilakis, yâni tam aksine Allah’ın iyi kulları, en yüksek kulları en çok sıkıntılar çekmişler. Ondan sonra evliyâullah çok sıkıntı çekmiş: Eşeddü’l-belâyâ ale’l-enbiyâ’ “En şiddetli imtihanlar, belâlar, üzüntüler, sıkıntılar peygamberlere gelmiş.” Ne kadar büyük mücadeleler vermişler, ne kadar büyük sıkıntılara uğramışlar. Yusuf AS’ın zindana atılması, Mûsâ AS’ın Firavun ile mücadelesi. Peygamber Efendimiz’in Kureyş müşrikleriyle çarpışması, mücadelesi, savaşları. Hiç sevmediği halde, herkesin iyiliğini istediği halde, başına gelen binbir türlü olay bunları gösteriyor.
Pekiyi, böyle bir durumda mü’min ne yapacak? Ne yapar yâni?  
Gene sabreder.
Bir kere mü’min kale gibidir. Başına gelen üzücü bir olaydan dolayı intihar etmeye kalkmıyor. Sıkıntılı bir olay var diye, hemen her şeyi darmadağın etmiyor. İç dünyası yıkılıp, dış dünyası harab olmuyor. Kırıp geçirmiyor ortalığı. Sabrediyor. Müslümanın muazzam bir edebi var. Olay karşısındakaya gibi sağlam duruşu var, ağırbaşlılığı var, vakarı var. Muazzam bir kadere rıza duygu-suyla, boynu bükük, sabrediyor. Çok güzel terbiye almış insanların o muhteşem sabırlarını düşünün!  Sabrediyor. Bundan dolayı da Allah çok büyük sevap verir.

Yâni demek ki, mü’min kula sevinçli iş gelse şükreder, sevap kazanır. Üzücü iş başına gelse sabreder sevap kazanır. Sonunda hepsi mü’min kul için hayırlı olur. Allah-u Teâlâ Hazretleri, bu dâr-ı dünya ki, imtihan dünyasıdır, fânî alemdir, bâkî alem ahirettir. İşte buradan göçünceye kadar insanları çeşitli şekillerde imtihan eder eder. Sonunda ahirette çok büyük mükâfatlara erer bir mü’min. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin cennetiyle, cemâliyle müşerref olur.

Allah-u Teâlâ Hazretleri cümlemize hakkı hak olarak görmeyi nasib eylesin. Ona uymayı da, tevfikini refîk eyleyip nasib eylesin. Yâni hakkı görmek var, bir de onu uygulamak var. Uygulayabilmeyi de nasib etsin. Haktan yana olmayı nasib etsin. Bâtılı bâtıl olarak görüp ondan korunmayı, sakınmayı; ömrümüzü Allah’ın rızasına uygun geçirmeyi nasib etsin. Huzuruna sevdiği, râzı olduğu, yüzü ak, alnı açık kullar olarak varmayı; cennetiyle, cemâliyle müşerref olmayı nasib eylesin.
 Allah cennetiyle, cemâliyle cümlenizi müşerref eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!

Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA