20.02.1998 - Ramazandan Sonra Dikkat Edilecek Şeyler

20.02.1998 - Ramazandan Sonra Dikkat Edilecek Şeyler
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh,
Aziz ve sevgili Akra dinleyiciler!
Biliyorsunuz, Ramazan’ın bizden ayrılmasından itibaren 20 günden fazla geçti.
Ramazan'dan sonra Müslümanların en çok dikkat etmesi gereken nokta; çeşitli fırsatlarda size söylediğim gibi, Ramazan'da kazandığımız güzel alışkanlıkları Ramazan'dan sonra elden kaçırmamak, kaybetmemek, iyi evsafı tekrar bozmamak, pırıl pırıl pırıldamış, nurlanmış olan şeyleri tekrar tozlanıp paslanmış hale getirmemek. Çok önemli. Çok dikkat etmek lazım. Hepimiz uyanık olmalıyız.
Ramazan'da güzel şeyler kazandık. Mesela sabrı öğrendik. Ramazan sabır ayıdır, oruç tutarak sabrı öğrendik.
Sabrı nasıl öğrendik?
İnsanın en çok muhtaç olduğu şey nedir?
Kendisinin yaşamı için gerekli su, gıda... Onları bile karşımızda dururken yememeyi, içmemeyi, böylece kendimizi tutmayı, sabretmeyi öğrendik. Demek ki sabır işinde devamlı olmalıyız. Bu güzel vasfı kaybetmemeliyiz.
Sabrın çeşitleri var.
Bir, ibadetleri yapmaya devam için sabır. Bu sabra "sebat" diyoruz. Sebatlı olmak, bu önemli...
Bir de, bir işi yapacağı zaman insan çeşitli meşakkatlerle, zorluklarla karşılaşır. O zorluklara göğüs germek, tahammül etmek, yılmamak, bu da bir çeşit sabır.
Bir de, çeşit çeşit cazibeli, avantajlı, avantalı -bunları mahsustan kullanıyorum, külhanî edebiyatta mevcut olduğundan- bazı insanların gözlerini açarak, ağzının suyu akarak atıldığı günahlar, haramlar vardır; tatlıdır, caziptir ama günahtır, haramdır, yasaktır, olmaması gerekiyor; onlara karşı da insanın kendisini tutması lazım. Yani o cazibesine kapılıp da günaha düşmemesi lazım.
Sabrı öğrendik. Sebat olsun, tahammül olsun, ibadetleri yapmakta insanın dişini sıkması olsun, günahların cazibesine rağmen günahlara kapılmamak, direnmek, kendisini korumak, kollamak, takvâya sahip olmak olsun, bunların hepsi güzel vasıflar. Ramazan'da bunların bir ay talimini, idmanını yaptık. Askerin mesela sabahtan akşama bazı şeyleri yapa yapa, yapa yapa o işi artık alt şuuruna iyice yerleşmiş olarak rüyada bile yapması, şuuru olmadığı zaman bile otomatik olarak, mihaniki olarak yapması durumu olduğu gibi güzel şeyleri devam ettirmemiz lazım. Bunları yaptık, yaptık; bundan sonra devam etmeliyiz.
Güzel alışkanlıklarımızdan birisi de Kur'ân-ı Kerîm; Ramazan'da her gün bir cüz okunuyordu 30 günde, 29 gün sürse bile biraz acele ediliyordu, 30 cüz tamamlanıyordu. Bence Ramazan'dan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'le olan bu güzel bağlantımız devam etmeli; her gün bir cüz okunmalı, bir cüz takip edilmeli. Hafızlar okumalı, cemaatler de dinlemeli.
Sonra mesela Ramazan'da hep camiye gitmeye alıştık. Her akşam mutlaka, iftardan sonra ne yapıp yapıp bir camiye gidiyorduk, cemaatle namaz kılıyorduk. Biliyorsunuz cemaatle namaz kılmak, evde namaz kılmaktan en aşağı 27 kat sevaplı. Eğer gittiği cami mahalle mescidi, yani Cuma kılınmayan bir namazgâh ise fıkıh kitaplarının yazdığına göre sevabı 27 kattır. Cuma namazı kılınan büyük bir mescit ise -böyle büyük mescitlere el-mescidü'l-câmi derler Araplar- orada sevap 50 mislidir. Cemaate alıştık, bu da güzel bir alışkanlıktı; yemeği yiyorduk, her ne pahasına olursa olsun teravih namazı kılacağız diye camiye gidiyorduk. Ne kadar güzel... Bu alışkanlıkları devam ettirmek lazım. Ramazan'dan sonra cemaatten kopmak, Kur'an'ı rafa kaldırmak, sabrı bir tarafa bırakmak, Ramazan'da edindiği güzellikleri unutmak doğru değil.
İşte biz de bu meyanda, yani bu cümleden olarak, bu düşüncelerle arkadaşlarımızla burada karar verdik, size de iletiyoruz ki siz de yapın diye: Her gün bir cüz okunacak.
Mesela o gün kamerî-hicrî ayın hangi günü?
14. günü.
Tamam, 14. cüz okunacak.
Hangi günü?
22. günü.
Tamam, 22. cüz okunacak diye, böyle karar verdik.
Onu da şimdiye kadar uygulamaya çalışıyoruz, bundan sonra da inşallah uygularız.
Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an'la bağlantılarımızı çok canlı, kuvvetli eylesin. Biz Kur'ân-ı Kerîm'i sevelim, Kur'ân-ı Kerîm de, dileriz, bize Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda şefaatçi olsun.
Ankebût sûresinin son ayetlerini size okumak istiyorum.
Ben de kendi kendime karar aldım, bana her gittiğim yerde konuşma teklif ediyorlar "Hocam bir konuşma yap." diye. Ben de o gün hangi cüzdeysem o cüzden bir konu seçme kararı almıştım. Size bu içinde bulunduğum günün cüzü içinden bazı âyetleri açıklamak istiyorum. Allahu Teâlâ hazretleri anlayıp, dinleyip, uyup rızasını kazanmayı nasip eylesin.
Bu, Ankebût sûresinin 64. âyet-i kerîmesi. Zaten tamamı 69 âyet. Okuduğum birinci âyet-i kerîmede buyuruyor ki Mevlâmız, âlemlerin Rabbi, Yaradanımız Yüce Allahu Teâlâ celle ve alâ hazretleri;
Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ illâ lehvün ve laibün ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü lev kânu ya'lemûn.
Sadakallâhü'l-azîm.
Bu birinci âyet-i kerime neyi anlatıyor bize?
Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu hayât-ı dünyâ değildir." İllâ lehvün ve laibün. "Ancak bir oyalanma ve bir oyundur, başka bir şey değildir."
Bu el-hayâtü'd-dünyâ ne demek?
Bize yakın olan, içinde bulunduğumuz hayat demek. Dünya burada "yeryüzü- yer küre" mânasına gelmez. El-Hayat kelimesinin sıfatı; el-hayât ed-dünyâ, yani en yakın olan hayat, daha yakın olan hayat.
İki tane hayat var sevgili dinleyiciler;
Birisi el-hayâtü'l-âhire; sonraki hayat, "öbür hayat, öbür dünyadaki hayat" diyoruz. Bu biraz hatalı oluyor. Bu çeşit tabirler Arapça bilenlerin kulaklarını tırmalar ama Türkçe'de yerleşmiş; öteki hayat, ölümden sonraki hayat, ona kısaca "âhiret" diyoruz. El-Hayâtü'l-âhire, âhiret "sonraki" demek, "sonraki hayat." El-Hayâtü'd-dünyâ da şimdiki, şu andaki hayat. Yani yakın olan, içindeyiz ya, yakın ya bize, işte içinde olduğumuz için el-hayâtü'd-dünyâ. Şu anda biz birinci hayattayız şu konumda. Bu bir hayat, buna el-hayâtü'd-dünyâ diyoruz. İnsan öldükten sonra, kıyamet koptuktan sonra el-hayâtü'l-âhire, ikinci, öteki hayat başlayacak.
Bu dünya hayatını nasıl tarif ediyor Rabbimiz?
Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu birinci hayat." İllâ lehvün ve laibün. "Bir oyalanmadan, oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir."
Lehiv ne demek?
"İnsanın gafilce oyalanması, havaya boş zaman harcaması" demek.
Laib ne demek?
O da "oyun", "oyun oynamak" demek. Yani havaya harcama ve bir oyun...
Bu dünya hayatı böyle bir gaflet ve bir oyundur. Birçok kimse için böyle... Maalesef birçok kimse hayatın önemini anlayamıyor, hayat boşa geçiyor. Bu hayât-ı dünyâ birtakım oyunlarla, eğlencelerle ziyan oluyor.
Peki işin doğrusu ne?
İşin doğrusu; hayât-ı dünyânın bir imtihan olduğunu bilmek, âhirete hazırlanmak, bir saniyesini bile boşa harcamamak.
Nitekim âyet-i kerîmenin devamında buyuruluyor ki;
Ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü. "Âhiret dârına -ikinci ev, ikinci yurt- gelince..."
Dâr, "yurt", "ev" demek. Âhiret de "sonraki" demek. "O sonraki yurda, yani bu hayât-ı dünyâdan sonra gelecek olan yurda gelince..."
Le-hiye'l-hayevânü. "İşte asıl yaşam o..."
Hayevân kelimesi, hayat kelimesi gibi mastardır aslında; "yaşam", "yaşamak" demek. Yani asıl yaşamak işte o, asıl hayat o. Yaşayan mahluklara da biz "hayvan" diyoruz, yine aynı kelime. Yalnız hayevân demiyoruz, "hayvan" diyoruz, "canlı" demek. Hatta belki duymuşsunuzdur, biraz da garibinize gitmiştir;
El-İnsânu hayevânun nâtıkun diye Arapça bir tarif var.
İnsanoğlu nedir?
İnsan canlıdır. Hayevân, "canlı" demek. Nâtıkun, "konuşan canlı." Konuşma meziyeti çok önemli olduğundan bir düşünür insanı öyle tarif etmiş, el-İnsânu hayevânun nâtıkun diye...
Tabii "hayvan" deyince insan, Türkçe'de bu bir hakaret mânasında kullanıldığından garipsiyor. Ama burada hayevân ne demek?
"Yaşam", "yaşamak", "hayat" demek.
Asıl hayat işte o. Öteki yurt var ya; insanlar öldükten sonra, dünyanın bozulmasından, kıyametin kopmasından sonraki asıl öbür taraf var ya, âhiret yurdu, işte asıl yaşam o, diyor Rabbimiz, âlemlerin Rabbi.
Lev kânû ya'lemûn. "Ah keşke cahiller, imansızlar, gafiller bunun böyle olduğunu bir anlayabilselerdi, bilselerdi!" diye de bir ifade ile bitiyor. Düşündürücü, heyecanlandırıcı bir sözle bitiyor âyet-i kerime.
Demek ki bu dünya hayatı neymiş bazı kimseler için, maalesef?
Bir oyalanma, bir oyun, bir eğlence, gidiyor işte... Ama işin doğrusu; burası insanın asıl yeri değil, istese de kalamıyor; asıl yurdu, asıl güzel yaşamın olacağı yer âhiret. "Keşke bunu insanlar bilmiş olsalardı." diyor.
Evet, Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor fakat birçok insan böyle düşünmüyor. Bir kere bizden önce yaşamış olan milletlerin inançla ilgisi olmayan düşünürlerinin ortaya attıkları sözler, görüşler var. Onlar felsefe tarihine girmiş.
"İşte filanca filozof, feylesof şöyle dedi, falanca feylesof böyle dedi..."
Feylesofa Araplar "hakîm" derler, biz de "düşünür" diyoruz ama bu -hindi de düşünür ama- tabii sistemli, düzenli, derli toplu düşünmek ve bayağı yüksek seviyede düşünmek demek.
Birçok kimse "Boş ver âhireti..." diyor. Âhirete inanmıyor, âhireti inkâr ediyor. "Ne varsa bu dünyadadır." diyor. Bazı inanç sahipleri bile böyle inanıyor. Vur patlasın çal oynasın, eğlenmeye bakıyor. Tabii eğlenmek ve keyif için de para lazım olduğundan, parayı her ne yolla olursa olsun elde etmek önemli oluyor. Maddeci, gözünü hırs bürümüş insanlar için para her şey oluyor. Din, iman, her şey para oluyor. Onu kazanmak için de icabında yol kesiyor, soygun yapıyor, insan kandırıyor, kan döküyor, can yakıyor, safları aldatıyor. Bir çaresini buluyor, milyonları, milyarları, trilyonları yutuyor. Hatta bu işin fecaatini belirtmek için diyorlar ki;
"Bu adam deveyi görse hamutuyla yutar."
Deve kocaman bir mahluk, üstünde de "hamut" denilen oturmaya mahsus semer gibi şeyi var. Onu bile çıkarmayacak, neredeyse bütünüyle ağzına atacak; o kadar hırslı, o kadar haramdan korkmayan insan mânasına... Birçok kimse böyle. Yani âhiret var. Dünya hayatı geçici, kısa.
Hani bu lafları söyleyen o insanlar?
Hepsi toprağın altında. Bir ara heykelleri dikilmişti, şimdi heykelleri parçalandı. İpleri taktılar, heykellerini devirdiler. Biz Azerbaycan'a, Özbekistan'a gittiğimiz zaman devrilmiş, parça parça edilmiş çok heykel gördük. Siz de belki mecmualarda resimlerini görmüşsünüzdür. Birçok şey aldanıyor bu dünyaya, hiç bitmeyecekmiş sanıyor ama dünya hayatı bitiyor. Gençlik de elde kalmıyor, hayat da elde kalmıyor, fâni dünya, muvakkat dünya, sayılı günler, gelip geçiveriyor; bir de bakıyor ki insan, iş bitmiş. İşin sonuna geldiğin zaman da, şairin dediği gibi, geriye doğru baktığın zaman...
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.
Tabii o zaman ağlayarak bakıyor. Ziyan edilmiş ömür yapraklarını merdivenin aşağısına yığılmış görünce, havanın da akşam olmak üzere olduğunu görünce, o zaman ağlıyor ama iş işten geçmiş oluyor. Bence bu gerçekleri yaşamış insanlar, yaşlı insanlar daha iyi anlarlar. Onlara sormak lazım.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi maddeten-mânen, aklen-fikren, kavlen, her yönden, bütün çalışmalarını dinimizi geliştirecek, yükseltecek, Müslümanlara faydalı olacak şekilde, o yönlere yönelmeyi hepimize nasip etsin. Öyle olan kullarından eylesin. Muhsin kullarından eylesin, her şeyi en güzel yapan kullarından eylesin. Rabbimiz bizi o rızası yollarına, kendisine kavuşturan yollara sevk etsin, o yolları bizlere buldursun, o yollara bizi soksun. Kendisine kavuşanlardan, rızasını kazananlardan, cemaline erenlerden, cennetine girenlerden, Rıdvân-ı Ekber'ine vasıl olanlardan eylesin cümlemizi; sizleri, bizleri, sevdiklerimizi, anne babalarımızı, evlatlarımızı, dostlarımızı, arkadaşlarımızı hep bu duaya dâhil eylesin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
20.02.1998 -
Ramazandan Sonra, Sabır,
31.01.2001 -
Münafıklık, Kıyamet Alametleri
