İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

20.02.1998 - Ramazandan Sonra, Sabır, Günahlardan Sakınmak, Dünya Hayatı

20.02.1998 - Ramazandan Sonra, Sabır, Günahlardan Sakınmak, Dünya Hayatı
Günün Sohbeti

20.02.1998 - Ramazandan Sonra, Sabır, Günahlardan Sakınmak, Dünya Hayatı

26.03.2026
15 dk 51 sn

Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh,

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.

Ramazan'dan sonra Müslümanların en çok dikkat etmesi gereken nokta; çeşitli fırsatlarda size söylediğim gibi, Ramazan'da kazandığımız güzel alışkanlıkları Ramazan'dan sonra elden kaçırmamak, kaybetmemek, iyi evsafı tekrar bozmamak, pırıl pırıl pırıldamış, nurlanmış olan şeyleri tekrar tozlanıp paslanmış hale getirmemek. Çok önemli. Çok dikkat etmek lazım. Hepimiz uyanık olmalıyız.

Ramazan'da güzel şeyler kazandık. Mesela sabrı öğrendik. Ramazan sabır ayıdır, oruç tutarak sabrı öğrendik.

Sabrı nasıl öğrendik?

İnsanın en çok muhtaç olacağı şey nedir?

Kendisinin yaşamı için gerekli su, gıda... Onları bile karşımızda dururken yememeyi, içmemeyi, böylece kendimizi tutmayı, sabretmeyi öğrendik. Demek ki sabır işinde devamlı olmalıyız. Bu güzel vasfı kaybetmemeliyiz.

Sabrın çeşitleri var.

Bir, ibadetleri yapmaya devam için sabır. Bu sabra "sebat" diyoruz. Sebatlı olmak, bu önemli...

Bir de, bir işi yapacağı zaman insan çeşitli meşakkatlerle, zorluklarla karşılaşır. O zorluklara göğüs germek, tahammül etmek, yılmamak, bu da bir çeşit sabır.

Bir de, çeşit çeşit cazibeli, avantajlı, avantalı -bunları mahsustan kullanıyorum, külhanî edebiyatta mevcut olduğundan- bazı insanların gözlerini açarak, ağzının suyu akarak atıldığı günahlar, haramlar vardır; tatlıdır, caziptir ama günahtır, haramdır, yasaktır, olmaması gerekiyor; onlara karşı da insanın kendisini tutması lazım. Yani o cazibesine kapılıp da günaha düşmemesi lazım.

Sabrı öğrendik. Sebat olsun, tahammül olsun, ibadetleri yapmakta insanın dişini sıkması olsun, günahların cazibesine rağmen günahlara kapılmamak, direnmek, kendisini korumak, kollamak, takvâya sahip olmak olsun, bunların hepsi güzel vasıflar. Ramazan'da bunların bir ay talimini, idmanını yaptık. Askerin mesela sabahtan akşama bazı şeyleri yapa yapa, yapa yapa o işi artık alt şuuruna iyice yerleşmiş olarak rüyada bile yapması, şuuru olmadığı zaman bile otomatik olarak, mihaniki olarak yapması durumu olduğu gibi güzel şeyleri devam ettirmemiz lazım. Bunları yaptık, yaptık; bundan sonra devam etmeliyiz.

Güzel alışkanlıklarımızdan birisi de Kur'ân-ı Kerîm; Ramazan'da her gün bir cüz okunuyordu 30 günde, 29 gün sürse bile biraz acele ediliyordu, 30 cüz tamamlanıyordu. Bence Ramazan'dan sonra da Kur'ân-ı Kerîm'le olan bu güzel bağlantımız devam etmeli; her gün bir cüz okunmalı, bir cüz takip edilmeli. Hafızlar okumalı, cemaatler de dinlemeli.

Sonra mesela Ramazan'da hep camiye gitmeye alıştık. Her akşam mutlaka, iftardan sonra ne yapıp yapıp bir camiye gidiyorduk, cemaatle namaz kılıyorduk. Biliyorsunuz cemaatle namaz kılmak, evde namaz kılmaktan en aşağı 27 kat sevaplı. Eğer gittiği cami mahalle mescidi, yani Cuma kılınmayan bir namazgâh ise fıkıh kitaplarının yazdığına göre sevabı 27 kattır. Cuma namazı kılınan büyük bir mescit ise -böyle büyük mescitlere el-mescidü'l-câmi derler Araplar- orada sevap 50 mislidir. Cemaate alıştık, bu da güzel bir alışkanlıktı; yemeği yiyorduk, her ne pahasına olursa olsun teravih namazı kılacağız diye camiye gidiyorduk. Ne kadar güzel... Bu alışkanlıkları devam ettirmek lazım. Ramazan'dan sonra cemaatten kopmak, Kur'an'ı rafa kaldırmak, sabrı bir tarafa bırakmak, Ramazan'da edindiği güzellikleri unutmak doğru değil.

İşte biz de bu meyanda, yani bu cümleden olarak, bu düşüncelerle arkadaşlarımızla burada karar verdik, size de iletiyoruz ki siz de yapın diye: Her gün bir cüz okunacak.

Mesela o gün kamerî-hicrî ayın hangi günü?

14. günü.

Tamam, 14. cüz okunacak.

Hangi günü?

22. günü.

Tamam, 22. cüz okunacak diye, böyle karar verdik.

Onu da şimdiye kadar uygulamaya çalıştık, bundan sonra da uygularız inşallah.

Allahu Teâlâ hazretleri Kur'an'la bağlantılarımızı çok canlı, kuvvetli eylesin. Biz Kur'ân-ı Kerîm'i sevelim, Kur'ân-ı Kerîm de, dileriz, bize Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda şefaatçi olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri anlayıp, dinleyip, uyup rızasını kazanmayı nasip eylesin.

Buyuruyor ki Mevlâmız, âlemlerin Rabbi, Yaradanımız Yüce Allahu Teâlâ celle ve alâ hazretleri;

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ illâ lehvün ve laibün ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü lev kânu ya'lemûn.

Sadakallâhü'l-azîm.

Neyi anlatıyor bize?

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu hayât-ı dünyâ değildir." İllâ lehvün ve laibün. "Ancak bir oyalanma ve bir oyundur, başka bir şey değildir."

Bu el-hayâtü'd-dünyâ ne demek?

Bize yakın olan, içinde bulunduğumuz hayat demek. Dünya burada "yeryüzü-yer küre" mânasına gelmez. el-Hayat kelimesinin sıfatı; el-hayât ed-dünyâ, yani en yakın olan hayat, daha yakın olan hayat.

Biliyorsunuz iki tane hayat var sevgili dinleyiciler;

Birisi el-hayâtü'l-âhire; sonraki hayat, "öbür hayat, öbür dünyadaki hayat" diyoruz. Bu biraz hatalı oluyor. Bu çeşit tabirler Arapça bilenlerin kulaklarını tırmalar ama Türkçe'de yerleşmiş; öteki hayat, ölümden sonraki hayat, ona kısaca "âhiret" diyoruz. El-Hayâtü'l-âhire, âhiret "sonraki" demek, "sonraki hayat." el-Hayâtü'd-dünyâ da şimdiki, şu andaki hayat. Yani yakın olan, içindeyiz ya, yakın ya bize, işte içinde olduğumuz için el-hayâtü'd-dünyâ. Şu anda biz birinci hayattayız şu konumda. Bu bir hayat, buna el-hayâtü'd-dünyâ diyoruz. İnsan öldükten sonra, kıyamet koptuktan sonra el-hayâtü'l-âhire, ikinci, öteki hayat başlayacak.

Bu dünya hayatını nasıl tarif ediyor Rabbimiz?

Ve mâ hâzihi'l-hayâtü'd-dünyâ. "Bu birinci hayat." İllâ lehvün ve laibün. "Bir oyalanmadan, oyundan ve eğlenceden başka bir şey değildir."

Lehiv ne demek?

"İnsanın gafilce oyalanması, havaya boş zaman harcaması" demek.

Laib ne demek?

O da "oyun", "oyun oynamak" demek. Yani havaya harcama ve bir oyun...

Bu dünya hayatı böyle bir gaflet ve bir oyundur. Birçok kimse için böyle... Maalesef birçok kimse hayatın önemini anlayamıyor, hayat boşa geçiyor. Bu hayât-ı dünyâ birtakım oyunlarla, eğlencelerle ziyan oluyor.

Peki işin doğrusu ne?

İşin doğrusu; hayât-ı dünyânın bir imtihan olduğunu bilmek, âhirete hazırlanmak, bir saniyesini bile boşa harcamamak.

Nitekim âyet-i kerîmenin devamında buyuruluyor ki;

Ve inne'd-dâre'l-âhirete le-hiye'l-hayevânü. "Âhiret dârına -ikinci ev, ikinci yurt- gelince..."

Dâr, "yurt", "ev" demek. Âhiret de "sonraki" demek. "O sonraki yurda, yani bu hayât-ı dünyâdan sonra gelecek olan yurda gelince..."

Le-hiye'l-hayevânü. "İşte asıl yaşam o..."

Hayevân kelimesi, hayat kelimesi gibi mastardır aslında; "yaşam", "yaşamak" demek. Yani asıl yaşamak işte o, asıl hayat o. Yaşayan mahluklara da biz "hayvan" diyoruz, yine aynı kelime. Yalnız hayevân demiyoruz, "hayvan" diyoruz, "canlı" demek. Hatta belki duymuşsunuzdur, biraz da garibinize gitmiştir;

El-İnsânu hayevânun nâtıkun diye Arapça bir tarif var.

İnsanoğlu nedir?

İnsan canlıdır. Hayevân, "canlı" demek. Nâtıkun, "konuşan canlı." Konuşma meziyeti çok önemli olduğundan bir düşünür insanı öyle tarif etmiş, el-İnsânu hayevânun nâtıkun diye...

Tabii "hayvan" deyince insan, Türkçe'de bu bir hakaret mânasında kullanıldığından garipsiyor. Ama burada hayevân ne demek?

"Yaşam", "yaşamak", "hayat" demek.

Asıl hayat işte o. Öteki yurt var ya; insanlar öldükten sonra, dünyanın bozulmasından, kıyametin kopmasından sonraki asıl öbür taraf var ya, âhiret yurdu, işte asıl yaşam o, diyor Rabbimiz, âlemlerin Rabbi.

Lev kânû ya'lemûn. "Ah keşke cahiller, imansızlar, gafiller bunun böyle olduğunu bir anlayabilselerdi, bilselerdi!" diye de bir ifade ile bitiyor. Düşündürücü, heyecanlandırıcı bir sözle bitiyor âyet-i kerime.

Demek ki bu dünya hayatı neymiş bazı kimseler için, maalesef?

Bir oyalanma, bir oyun, bir eğlence, gidiyor işte... Ama işin doğrusu; burası insanın asıl yeri değil, istese de kalamıyor; asıl yurdu, asıl güzel yaşamın olacağı yer âhiret. "Keşke bunu insanlar bilmiş olsalardı." diyor.

Evet, Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor fakat birçok insan böyle düşünmüyor. Bir kere bizden önce yaşamış olan milletlerin inançla ilgisi olmayan düşünürlerinin ortaya attıkları sözler, görüşler var. Onlar felsefe tarihine girmiş.

"İşte filanca filozof, feylesof şöyle dedi, falanca feylesof böyle dedi..."

Feylesofa Araplar "hakîm" derler, biz de "düşünür" diyoruz ama bu -hindi de düşünür ama- tabii sistemli, düzenli, derli toplu düşünmek ve bayağı yüksek seviyede düşünmek demek.

Birçok kimse "Boş ver âhireti..." diyor. Âhirete inanmıyor, âhireti inkâr ediyor. "Ne varsa bu dünyadadır." diyor. Bazı inanç sahipleri bile böyle inanıyor. Vur patlasın çal oynasın, eğlenmeye bakıyor. Tabii eğlenmek ve keyif için de para lazım olduğundan, parayı her ne yolla olursa olsun elde etmek önemli oluyor. Maddeci, gözünü hırs bürümüş insanlar için para her şey oluyor. Din, iman, her şey para oluyor. Onu kazanmak için de icabında yol kesiyor, soygun yapıyor, insan kandırıyor, kan döküyor, can yakıyor, safları aldatıyor. Bir çaresini buluyor, milyonları, milyarları, trilyonları yutuyor. Hatta bu işin fecaatini belirtmek için diyorlar ki;

"Bu adam deveyi görse hamutuyla yutar."

Deve kocaman bir mahluk, üstünde de "hamut" denilen oturmaya mahsus semer gibi şeyi var. Onu bile çıkarmayacak, neredeyse bütünüyle ağzına atacak; o kadar hırslı, o kadar haramdan korkmayan insan mânasına... Birçok kimse böyle. Batı böyle. Batı materyalist. Komünistler de materyalist. Onlar da âhireti, dini inkâr ediyorlar. Her şey para, maddiyat. Karl Marks'a, Lenin'e, falanca düşünüre, filanca dinsiz feylesofa göre böyle.

Ama bu doğru değil. Yani âhiret var. Dünya hayatı geçici, kısa.

Hani bu lafları söyleyen o insanlar?

Hepsi toprağın altında. Bir ara heykelleri dikilmişti, şimdi heykelleri parçalandı. İpleri taktılar, heykellerini devirdiler. Biz Azerbaycan'a, Özbekistan'a gittiğimiz zaman devrilmiş, parça parça edilmiş çok heykel gördük. Siz de belki mecmualarda resimlerini görmüşsünüzdür. Birçok şey aldanıyor bu dünyaya, hiç bitmeyecekmiş sanıyor ama dünya hayatı bitiyor. Gençlik de elde kalmıyor, hayat da elde kalmıyor, fâni dünya, muvakkat dünya, sayılı günler, gelip geçiveriyor; bir de bakıyor ki insan, iş bitmiş. İşin sonuna geldiğin zaman da, şairin dediği gibi, geriye doğru baktığın zaman...

Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak.

Tabii o zaman ağlayarak bakıyor. Ziyan edilmiş ömür yapraklarını merdivenin aşağısına yığılmış görünce, havanın da akşam olmak üzere olduğunu görünce, o zaman ağlıyor ama iş işten geçmiş oluyor. Bence bu gerçekleri yaşamış insanlar, yaşlı insanlar daha iyi anlarlar. Onlara sormak lazım.

Asıl hayat olan -işte asıl hayat; le-hiye'l-hayevân- âhiret yurduna rağbet etmek, onu kazanmak, yani cenneti kazanmaya çalışmak lazım. Allah'ın rızasını elde etmeye çalışmak lazım.

Bu gerçekleri biz mü'minler şimdiden biliyoruz. Peygamber Efendimiz bildirdiği, Kur'ân-ı Kerîm yazdığı için biliyoruz da gayrimüslimler veya dinsizler -"ateist" diyorlar, tanrı bile tanımıyor- hiç bunlara inanmıyor, onlar ne zaman anlayacaklar bu gerçekleri?

Dank ettiği zaman başlarına, âhirette bu gerçekleri gördükleri zaman;

Eleyse hâzâ bi'l-hakki? "Sizin dünyadayken inkâr ettiğiniz bu şeyler gerçek miymiş?"

Kâlû belâ ve rabbinâ. "Rabbimize yemin olsun ki gerçekmiş!" diyecekler ama o zaman iş işten geçmiş olacak. Onlara "Hadi bakalım azabı çekin; cezanızı, belanızı bulun!" denilecek.

Asıl mühim olan, işte asıl hayat orası, onu anlayıp onu elden kaçırmamak, güzel bir yaşam sürmek.

Müslüman âhireti, cenneti hedef aldığı zaman ne kaybediyor?

Hiçbir şey kaybetmiyor. Âhireti kazanıyor; dünyası da, toplumu da, ailesi de, işi de daha düzenli oluyor. Kalbi de daha huzurlu oluyor. Sıhhati de daha güzel oluyor. Her şey tam Müslüman için daha güzel oluyor. Ama insanların çoğu bunu anlayamıyorlar maalesef. Keşke anlasalar da, akıllarını başlarına toplasalar da iş işten geçmeden Allah'ın istediği çizgiye gelseler, tavrı takınsalar.

Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi maddeten-mânen, aklen-fikren, kavlen, her yönden, bütün çalışmalarını dinimizi geliştirecek, yükseltecek, Müslümanlara faydalı olacak şekilde, o yönlere yönelmeyi hepimize nasip etsin. Öyle olan kullarından eylesin. Muhsin kullarından eylesin, her şeyi en güzel yapan kullarından eylesin Rabbimiz.

 

Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA