22.12.2000 - Havf ve Reca

22.12.2000 - Havf ve Reca
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû,
Aziz ve sevgili dinleyiciler!
Cenâb-ı Hakk'ın her türlü lütfu, ikramı, selâmı, üzerinize olsun... Dünyada ahirette cümlenizi Rabbim mes'ud ve bahtiyar eylesin...
Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
(RE79/9) Aksemel-havfu ver-recâü en lâ yectemià fi ehadin fid-dünyâ, feyuriha rîhan-nâr; ve lâ yefterikà fî ehadin fid-dünyâ, feyuriha rîhal-cenneh.
Vâsile r.a'den rivayet olunmuş bir hadis-i şerif. Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
"Havf ile recâ yemin ettiler ki, dünyada bir insanda bir araya gelirlerse, o insan cehennemin kokusunu asla koklamayacak." Yâni cehenneme girmeyecek, mümkün değil. Bir kimsede toplandılarsa, onun cehennemin kokusunu koklaması mümkün değil. "Eğer ayrılmışlarsa bir insandan, yâni birisi var ötekisi yok, havf var recâ yok, veya recâ var havf yok; o zaman da, o insanın cennetin kokusunu koklaması mümkün değil." Yâni cennete giremeyecek.
O zaman, "Havf ve recâ nedir?" diye biraz anlatmamız gerekiyor şu mübarek Ramazan’da. Demek ki havf ile recâya beraber sahip olursanız, cehenneme girmeniz mümkün değil, mutlaka cennete gireceksiniz. Ne güzel... O zaman havf ile recaya sahip olalım!
Sadece havfa sahip olursanız veya sadece recâya sahip olursanız; o zaman da cennete girmeniz mümkün değil, mutlaka cehenneme yuvarlanacak insan. Allah saklasın, Allah etmesin, Allah sizi bizi düşürmesin... Mutlaka cehenneme düşecek. Aman bunları birbirinden ayırmamak lâzım. Sadece birisine sahip olmamalı, dikkat etmeli. Şimdi bunları anlatalım: Havf nedir, reca nedir?..
Havf; lügat olarak, kelime lügat mânâsıyla korkmak demek ama, neden korkmak?.. Havf, insanın akıbetinden korkması. Yâni, "Benim sonum ne olacak? Ben nasıl bir insan olarak hayatımı bitireceğim, nasıl bir ölümle öleceğim?.. Ahirette benim halim ne olacak? Acaba ben Rabbimin huzuruna vardığım zaman, mahkeme-i kübrâya çıktığım zaman, ne diyeceğim?.." diye korkmak. Yâni, insanın àkıbetinin kötüye gitmesinden, kötü olmasından, sû-i hatimeye uğrarım diye korkması. Bu çok makbul bir şey. Çünkü böyle düşünen bir insan, "Aman sonum kötü olmasın!" diyen insan, iyi işler yapar. Kötülüklerden kaçınır. Ahiretini, mahkeme-i Kübra’yı düşündüğü için, müttakî bir kul olur.
Gelelim recâya... Recâ; aslında ummak demek Arapça'da. Recâ sahibi insan da, geniş, rahat, ahiret bakımından hiç bir tereddüdü, endişesi yok; "Nasıl olsa ben cennete giderim!" sanıyor. Sadece sanmak, yâni kendisinin kanaati, zu'mu yanlış. Düşüncesi böyle, kanısı böyle.
"Cennete giderim!"
"Neye göre gidersin cennete?.."
"Giderim..."
Hatta ben şu sözü söyleyeni duydum, belki siz de duymuşsunuzdur, böyle küstahlar var:
"Allah beni cennete sokmayacak da kimi sokacak?" diyor.
Sanki cennete sokulacak insan kıtlığı var. Sanki Cenab-ı Hak ille yalvarıyor. Yâni ne biçim söz! "Beni sokmayacak da kimi sokacak?" diyor. Bazısı da yaptığı birkaç ufak tefek işi, büyük bir şey sanıyor. Halbuki hayatı berbat, herkes yaka silkiyor kendisinden...
"İşte her şeyi yaptık. Ne var?" diyor.
Kardeşim, şöyle ben sana otursam da anlatsam; senin hayatın kaymış, senin her şeyin berbat, her şeyin yanlış!.. Sen kendini bir şey sanıyorsun, iyi yoldayım sanıyorsun. Halbuki çok fenâ bir durumdasın!
"Hocam sen bunu kendin mi biraz bunu büyütüyorsun, Kur'an'dan misal var mı?" derseniz, Kur'an-ı Kerim'de Kehf Sûresi'nde buyuruyor ki, bismillâhirrahmânirrahim:
Kul hel nünebbiüküm bil-ahserine a'mâlâ. "Ey Rasûlüm sen o muhataplarına de ki: 'Amelleri, faaliyetleri, çalışmaları bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları size bildireyim mi?' diye söyle onlara..." Bunu böyle teklif ettikten sonra söyle:
Ellezîne dalle sa'yühüm fil-hayâtid-dünyâ ve hüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun'à "Bunlar o kimselerdir ki, faaliyetleri, sa'y u gayretleri dünyada yanlış istikamete yönelmiş."
Dalle sa'yühüm fil-hayâtid-dünya "Dünya hayatında gayretleri yanlış istikàmete yönelmiş de, ve hüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun'à, hâlâ yine bu yanlışlıklarını, yamukluklarını kafaları anlamıyor; yaptıklarının iyi bir şey olduğunu sanıyorlar."
Biliyorsunuz, insanlar Kur'an-ı Kerim'i okumaya aşk ile şevk ile başlar, bir kaç sayfayı okur, ondan sonra azmi sabrı kalmadığı için tükeniverir bir atımlık barutları... Ötesine gidemezler ama, başı bilirler. Bakara Sûresi'nin başında, Elif-lâm-mim'in arkasındaki sayfada insanları anlatırken, buyruluyor ki:
Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fil-ard "Onlara, bozguncu insanlara, 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, karıştırmayın ortalığı, fesat çıkartmayın!' denildiği zaman; kàlû innemâ nahnü muslihùn 'Öyle değil, biz sadece ve sadece ıslah edicileriz!' derler. Elâ innehüm hümül-müfsidûn. Dikkat et, gözünü aç ki, onlar müfsitlerin, berbatların, bozucuların, berbat edicilerin ta kendileridir!" deniliyor.
İşte bu ümit ediyor, kendisini şey sanıyor. Ama yanlışsa, ya ümit ettiği gibi değilse, o fenâ.
Havf ve recânın buradaki özel mânâsı: Birisi akıbetinden emin, "Nasıl olsa ben cennete giderim!" diye kaplumbağayla yarışan tavşan gibi, ağacın altına gitmiş yatmış... Ötekisi de korkuyor. Bu ikisi bir insanda olursa, bir arada olursa, o kâmil insandır. O insan cennete gider.
Neden? Akıbetinden korktuğu için tedbir alır, uğraşır, çalışır, didinir, a'mâl-i saliha işler, hayrat ü hasenat yapar, Ramazan’ı güzel geçirir, hacca gider... Kesesinin ağzını açar, mektep yapar, Kur'an kursu yapar, talebe okutur, ziyafet verir, fakirleri giydirir, açları doyurur, ömrü hayırla geçer. Korkudan, akıbetim kötü olmasın diye, güzel işler yapar. Korkar ama, bir taraftan da "Ümit dünyası, bu güzel şeyleri yapar inşâallah sevap alırım da, Allah beni affeder." diye düşünür, iyi insan olur.
Ama bir insanda hiç korku yoksa, "Boş ver yâ!" der; gevşek, laubâli, ayyaş, sarhoş bir kimse olur. Böyle geniş hayat felsefeleri vardır. Yanına gidersen, okuduğu şeylerden, Aristo'dan, Eflatun'dan başlar, Avrupa'daki bilmem Dekart'tan, Niçe'den bilmem nereden bahseder. Şarktan da böyle bazı misaller olsun diye ararlar bulurlar, Hayyam'ın rubailerini bulurlar; o içkiden falan biraz bahsetmiş. Osmanlı şairlerinden, böyle şarapçılardan, meyhanecilerden bir şeyler bulurlar, saz şairlerinden bir şeyler bulur.
"İç bâde, güzel sev, var ise akl u şuurun..." filan gibi böyle şeylerle, "Gidelim serv-i revanım, yürü Sa'dâbâd'e..." gibi şiir, eğlence vs. O çok rahat, hiçbir faydalı işi de yok... Göbeğini büyütmüş, oturmuş oraya, sağa sola da bir sürü zararı oluyor, onun bunun sırtından geçiniyor. İşte bu korkusu olmamak fenâ...
Bir de aksini düşünelim: Hiç ümidi yok, ümidini yitirmiş, korku içinde... Hasta olur adam, eli ayağı titrer, dünyası kararır. "Ben kötü akıbete uğrayacağım, cehenneme gideceğim!" diye eli ayağı titrer, hiçbir şey yapamaz.
Allah-u Teàlâ Hazretleri onun için, Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:
Kul yâ ibâdiyellezine esrefû alâ enfüsihim. "Ey nefsini iyi idare edemeyip de günahları işleyip de cezâyı, belâyı celbedip de kendisini tehlikeye atmış, böylece kendi nefsine zulmetmiş olan kullarım!” Lâ taknetù min rahmetillâh. “Günah işledik diye, Allah'ın rahmetinden ümid kesmeyin!" Allah yasaklıyor ümit kesmeyi.
İşlemişsiniz ama, bir daha yapmayın!
İnnallàhe yağfiruz-zünûbe cemîà. "Allah-u Teâlâ Hazretleri sende güzel bir hal görürse, bütün günahları lütfuyla, keremiyle toptan affediverir." Tümüyle beraber affedebilir. Ama senden bir kabiliyet, bir dönüş, bir güzellik, bir liyakat, bir davranıştaki uygunluk görürse... Oturduğu yerden, çalışmadan, gayret etmeden olmaz.
Onun için, ümitsizliğe düşmek de yok, fazla ümide kapılıp hiç korku olmaması da yok... İkisi birden olacak!.. İşte böyle olan bir insan, iki duyguya birden sahip olan insan, olgun, dengeli bir Müslüman oluyor. Hem Allah'tan korkuyor, sorumluluğunu biliyor, günahlardan kaçıyor, vazifeleri yapmamaktan endişe ediyor, vazifeye koşuyor. Hem korkuyor, bir taraftan da umuyor: "Rabbim, inşâallah ben yüzü kara kulunu afv u mağfiret eder." diye, gözyaşlarıyla ağlaya sızlaya cennetini istiyor. "Acaba duam kabul olur da cennete de girer miyim?" diye ümit ediyor. İşte bu iyi insan.
Ya ümit besleyip hiç çalışmayan ya da korkup hiç ümit beslemeyen birisi olursa; o zaman o kimse cehenneme gider. Bu tek taraflı olmaktan, insan kendisini kurtaracak. Var gücümüzle çalışacağız, çalışacağız, çalışacağız... Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmak için, ömrümüzün sonuna kadar korkarak çalışacağız. "Acaba sorumluluklarımızı tam yerine getirmedik diye, görevlerimizi yerine getirmedik diye, Allah bize hesap sorar mı?" diye korkacağız.
Çoluğumuza çocuğumuza karşı sorumluluğumuz var, toplumumuza karşı sorumluluğumuz var. Ben şimdi Türkiye’mizi düşünüyorum: Dedelerimizin bize emaneti. "Alın evlatlar, bunu artık siz koruyacaksınız!" demişler. Koruyamadık. Yâni nice nice sıkıntılardan, bizden önceki nesiller koruyamadı.
Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsınlar, çarpıştılar, şehid oldular ama, gitti pek çok şeyler... Dünyada pek çok ülke bizden öne geçti. Biz hâlâ şey yapamadık. Tabii sorumluluk var. Görevler yapılmadığı zaman da ceza olabiliyor. Günah işlendiği zaman da ceza olabiliyor. Hepsine dikkat etmek gerekiyor aziz ve sevgili kardeşlerim.
Allah Ramazan’ın bütün mükâfatlarından, dağıtılan o güzel ilâhî mükâfatlardan hepinizi bol bol alanlardan eylesin... Onları kazananlardan eylesin... Tabii dualarınızı yaparken, ibadetlerinizi yaparken, ben kardeşinizi de duadan unutmamanızı hassaten rica ediyorum... Bu da benim kazancım.
Allah hepinizden razı olsun!..
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
22.12.2000 -
İlim
22.01.1999 -
Ramazandan Sonra, Nefs
