04.02.1994 - Kendi Sesinden Hayatı

04.02.1994 - Kendi Sesinden Hayatı
Sizi daha yakından tanımak için -uygun görürseniz- biraz gençliğinizden, tahsilinizden, Mehmed Efendi hazretleri ile tanışmanız gibi hususlardan bahsedebilir misiniz?
Bir garip kul işte... Hocamız'ın "Benden sonra bu vazifeyi sen yap evlâdım!" dediği bir hizmetçi bendeniz... Emrolunduğumuz için, el-Emru fevka'l-edeb diye bu vazifeyi yapıyoruz. Hocamız uygun gördüğü için ayrılıp da gidemiyoruz da... Reddetmek de mümkün değil... Zaten teklif ettiği zamanların birisinde reddetmiştim; "Bizim hakkımız, haddimiz, liyâkatimiz, kâbımız değildir." diye... "O zaman yardım ederler." buyurmuştu. Çok yardım görüyoruz.
Gençliğimiz elden gitti... Tahsilimiz İstanbul Edebiyat Fakültesi, Arap Dili ve Edebiyatı - İran Dili ve Edebiyatı bölümüdür. Arap Filolojisi ve Fars Filolojisi bölümünde ana kaydım vardı. Ortaçağ Tarihi, Türk-İslâm Sanatları sertifikalarını da alarak mezun olmuştum. Sanat Tarihi, İslâm Tarihi, Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı tahsili gördüm.
Ondan sonra Ankara İlâhiyat Fakültesi'nde Hocamız'ın emri ile [çalışmaya, asistanlık yapmaya başladım.] Dönerin ateşin karşısında dönerek yavaş yavaş pişirilmesine benzetiyorum kendi hâlimi... Ankara'ya gittik. Orada bize İlâhiyat fakültesinde bu dinî ilimleri öğrenme fırsatı çıkmış oldu. Sonra zorla, yaka paça bizi çeşitli müesseselerde hocalık yapmaya çektiler...
Bir tanesi Yükseliş Mimarlık Mühendislik Özel Yüksek Okulu'dur. Mimarlara, mühendislere Türkçe ve Hümaniter Bilgiler dersi hocalığı... Zorla... Ben reddettim. Müdürler vesaireler geldiler; "Biz senin reddini filan kabul etmiyoruz, sen bu vazifeyi yapacaksın. Bunun sebebi var." dediler. Anlıyorum ki sebebinin arkasındaki sebep de Hocamız'ın himmeti imiş. Demek ki biz bu vazifeyi yapacağız diye, "Biraz kompozisyon öğren, hitabet öğren!" diye, başkasına öğretmek bahanesiyle öğrenelim diye o tarafa sevk etmiş Hocamız... Ben öyle hissediyorum, işin aslı öyle gibi geliyor bana...
Sonra, Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik [Akademisi]'nde aynı konularda Türk Dili ve Kültürü hocalığımız oldu senelerce... Doktora, doçentlik, profesörlük çalışmalarımız oldu. Fakültede Fars Dili ve Edebiyatı derslerine girdiğim oldu. Arap Dili ve Edebiyatı'yla ilgili dersleri, Türkçe ve kompozisyon derslerini yaptığım oldu. 27 senelik bir üniversite hizmetinden sonra emekliliğimizi isteyerek İstanbul'a, vazifemizin başına geldik.
Hocamız'la tanışmamız orta okul talebesi ikendir. Hocamız Abdülaziz Efendi'nin âhirete irtihâlinden sonra makama oturmuştu. Zaten [Hocamız,] Abdülaziz Efendi'yi tekkeye getirip onu derviş yapan kimsedir. Bir kimse bir kimseyi tekkeye getirirse onun tarikatte ağabeyi gibi olur. Doğu Anadolu'da sünnet merasiminde "kirve" diyorlar, onun gibi bir durum olur. Hem Hasib Efendi'yi, hem Aziz Efendi'yi Gümüşhaneli dergâhına getiren Hocamız'dır.
Ama çok mütevâzı bir insandı Hocamız... Çok büyük mânevî makamı olduğunu bu işin erbâbı olan herkes söylüyor. Tevâzuyu lafla değil, ömründeki jestleriyle de bize öğretmiş bir kimsedir. Örnek alınacak halleri vardır. Kendisinin tekkeye getirdiği insanları öne sürmüştür, -bu benim kendi yorumum- onlara vazife yaptırtmıştır. Onlar gittikten sonra tekkenin başında vazife yapmıştır. Aslında onlardan kıdemlidir.
Hocasına bağlılığı hakkında tariflerin üstünde çok sitâyişkâr sözler söylerler. Hocasının meclisine girip bir diz çöktüğü zaman kıpırdamazmış, çivi çakılmış gibi dururmuş. Ben kendim bu fıkrayı bildiğim için öyle yapmaya çalışırdım; mümkün değil, dizlerim dayanamazdı, o kılıktan o kılığa döner dururdum, yapamazdım. Dervişliğinde böyle çivi gibi sağlam halleri vardır rahmetullâhi aleyh Hocamız'ın...
Ben orta okulda iken kendisinin meclislerine babamın peşinde, babamın elini tutup, eteğini tutup onun yanında giderdim. O zaman Zeyrek'te Ümmü Gülsüm Camii'nde imamlık yapmaktaydı. Cumartesi günleri caminin arkasındaki yüksek odada sohbetler olurdu. "Sen hazırlan, sen konuş..." diye [söylerdi] Hocamız... Bize de arada iltifat buyururdu; "Sen de hadi bakalım, filanca hadisteki mâna nedir, ona hazırlan." gibi işaretleri olurdu.
Hakkını ödememiz mümkün değil... Bizi kendisine damat olarak seçmiş. Evliliğimin ilk yıllarından itibaren bana; "Benden sonra evlâdım, bu vazifeyi sen yaparsın." derdi. Oradan biliyorum ki bizi böyle küçükten alıp terbiye etmeye çalışmış, hazırlamak istemiş. "Çalışmış" diyorum; çünkü o hazırlamaya çalışmış da ben ne kadar oldum, o bakımdan kendimden şikâyetim olduğundan öyle diyorum. Tabii o bizi hazırladı. Ben yanına gelmek isterdim;
"Baba müsaade edersen fakülteden ayrılayım artık. Doktora bitti, yanınızda hizmet edeyim..."
"Yok, kal orada... Ankara'da kal."
Kalırdım...
"Doçentlik bitti, artık geleyim..."
"Kal orada... Profesörlük ne zaman?" derdi.
"Mümkün değil profesör yapmazlar." diye düşünürdüm.
"Profesörlük ne zaman?"
"Doçentlikten sonra dört, beş sene..."
"Profesör ol da öyle..."
Anladım ki profesör olacağım. O gönderdi. Ankara'daki asistanlık imtihanlarına giderken cebime harçlığımı koyan Hocamız'dır. Ben buraya gelmek istedikçe, "Profesör ol da öyle..." demiştir. Tabii ben Hocamız'ın sağlığında profesör olmadım, Hocamız 1980'de vefat ettikten sonra -1982'de- profesör oldum. Ondan sonra [İstanbul'a] geldim.
Evliliğimin ilk yıllarından itibaren söylerdi. Yazın Ankara'ya gelirdi; "Hadi bakalım..." Çoluk çocuğumuz var; çocuklarımız yaramaz, ağlar, hasta olur vesaire... "Rahatsız etmeyelim baba..." [derdik.] "Yok!" derdi; bizi alırdı, Konya'ya giderdik, muhtelif illeri, kasabaları [ziyaret ederdik.] Yanında dolaştırırdı bizi; "İleride böyle yaparsın." diye herhalde, yetişmemiz için olsa gerek... Camide veyahut herhangi bir toplantıda, "Biraz da sen konuş." diyecek diye ödüm patlardı, kaçardım. "Öyle der şimdi, gözümün içine bakar..." diye arka taraflarda safların arkasında direğin arkasına filan saklanırdım. Çok çekingen bir insandım, konuşmak bana çok zor gelirdi. O çekingenliğimizi himmetleriyle, şimdiki bu hâlimize döndürecek çalışmaları yaptılar. Onu hissediyorum, öyle oldu.
Sonra, vefatından iki sene kadar önce olabilir, bir gün bizim İskenderpaşa'daki kapıya yakın köşe odada, somyada yatıyordu. Güneşli bir gündü. Daha önce bize böyle; "Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın." deyince ben utanırdım, cevap veremezdim, kaçardım biraz da... O gün vâlide hanım yoktu. Yatmış, uzanmıştı. Hasta değildi ama öğle dinlenmesi gibi uzanmıştı. Odanın kapısı açıktı. Biz de "Bir emriniz var mı?" gibi karşı tarafında durunca, şöyle bize baktı:
"Evlâdım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın, sen yaparsın." dedi.
Bu sözü birden söyleyince ben de kapı dışarı kaçamadım. Biraz kızardım, bozardım;
"Baba, bu bizim kâbımız, tâkatimiz, hakkımız, haddimiz olan bir şey değil, nasıl yapalım bu vazifeyi? Yapamayız..." dedim.
Kızı da bana destek oldu:
"Baba, bu çok zor bir iş; biz yapamayız..." dedi.
O da [şunu] düşünüyor, gelene gidene hizmet vesaire... Vâlide hanım mutfakta yemek hazırlarken kollarını tezgâha dayar, yaslanır, patatesi öyle soyardı. Ayakları şişerdi. Sabahtan akşama, geceden gündüze devamlı içeriye tepsi hazırla, çay hazırla, meyve gönder, al, bulaşıkları yıka vesaire... Bizim Hacı Hanım da işin o tarafını düşündüğü için; "Baba biz bu yükün altından kalkamayız..." diye, o da o tarafından tutturdu.
Ben "Yapamayız, tâkatimiz değildir." deyince;
"O zaman size yardım ederler..." buyurdu.
Ben o hava içinde bunun bir mânevî yardım, evliyâullah tarafından himmet yoluyla, Allah'ın lütfuyla bazı yardımlar olacak diye anladım. "Her ne kadar liyâkatsiz de olsam, büyüklerin himmetiyle bu işler olur." gibi bir şey [düşündüm.] Hakikaten de öyle oldu. Bizim bu görevin altına, hizmetçiliğine başlamamızdan itibaren çok büyük gelişmeler oldu. Elhamdülillah kardeşlerimizin arasında çok atılımlar oldu.
Hocamız bizi kendisi seçti, aldı, terbiye etti, yetiştirdi. Ondan sonra; "Otur buraya, bu işi yap." dedi. Sorumluluk omuzlarımızda; ama yardım hem ihvânımız olarak, kardeşlerimiz olarak sizlerden, hem de himmet olarak, mânevî [yardım] olarak onlardan oldu.
Allah yardımcımız olsun, dua edin...
25.09.1992 -
İslam Niçin Geldi,
18.09.1999 -
Namaz, Müslümanın Vasıfları,
