03.04.1998 - Hac Günleri, Arefe Günü Oruç Tutmak, İslamı Savunmada Şiirin Önemi

03.04.1998 - Hac Günleri, Arefe Günü Oruç Tutmak, İslamı Savunmada Şiirin Önemi
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh,
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
Hac günlerinin telâşı, kalabalıklığı, heyecanı buralarda doruğa doğru yükseliyor.
Bir güzel telaş, bir mübarek yer, bir güzel ibadet... Çok muhteşem bir ibadet bu hac ibadeti...
Biliyorsunuz, hac, kamerî ayların en sonuncusu olan Zilhicce ayında, belli bir zamanda oluyor. Zilhicce'nin 9'unda Arafat'a çıkılıyor, Zilhicce'nin 10'u da Kurban bayramı oluyor. Zilhicce ayı bitti mi, 12. ay bitmiş olunca artık kamerî sene doluyor, ondan sonra yeni yıl geliyor. Yeni yıl da Muharrem ayı ile başlıyor.
Şimdi Zilhicce ayı içerisindeyiz.
Zilhicce'nin Hacca kadar, bayrama kadar olan on günü, senenin en mübarek günlerindendir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;
"Hiçbir zamanda yapılan ibadetler, hayırlar, sadakalar, namazlar, zikirler, hatimler, oruçlar, Allahu Teâlâ hazretlerine bu günlerde yapıldığı kadar sevimli değildir. Bu günlerde yapılan ibadetler, her zamandan daha fazla sevimlidir." diye Peygamber Efendimiz bu günlerin kıymetini bildiriyor.
Bu günlerin gecesi, gündüzü kıymetli; ibadetle, hayırla geçirmeye çalışmak lazım. Fırsat bilmek lazım. Nafileten, sevap kazanmak için oruç tutmak lazım. Özellikle Türkiye'deki, Almanya'daki, Orta Asya'daki benim bu konuşmamı dinleyen kardeşlerime hatırlatmak vazifem; Arefe gününde, yani bayramdan bir gün önce oruç tutmak çok sevap. O kadar sevap ki bir sene önceki, yani Kurban bayramının arefesinden Kurban bayramının arefesine kadarki bir senelik günahları Allah'ın affedeceğini Peygamber Efendimiz müjdeliyor. Bir de önümüzdeki bir senenin, geçmiş ve gelecek senenin günahlarını affedeceğini bildiriyor.
Tabii insanın gelecek senesinin günahlarının affolunması ne demek?
Bir sene daha yaşayacağı anlaşılıyor. Demek ki öyle bir müjde de var. Doğrudan doğruya "Allah onun ömrünü bir sene daha uzatır." demiyor Peygamber Efendimiz ama "Gelecek senesinin de günahları olursa onları da affeder." deyince, anlaşılıyor ki Allahu Teâlâ hazretleri ömrüne bereket verecek, böylece bir sene daha yaşayacak, gibi bir mâna da seziliyor.
Onun için kardeşlerime, mümkünse Arefe gününde oruç tutmalarını, -ama bu arada da- Arefe'ye kadarki günlerde de oruç tutarak, sadaka vererek, ziyafet çekerek, zikir yaparak, Kur'an okuyarak, her türlü hayrı ve ibadeti yapmayı fırsat kollayıp eline fırsat geçince yaparak bu ayın bu güzel günlerinin sevaplı geçmesine kardeşlerimizin gayretli olmasını ihtar ediyorum, hatırlatıyorum.
Çok kıymetli günlerde bulunuyoruz. Allahu Teâlâ hazretleri hayırlarınızı, ibadetlerinizi, taatlerinizi ahsen ve etem olarak makbul eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz İmam Buhârî'nin, Müslim'in, Ahmed b. Hanbel ve daha başka kaynakların rivâyet ettiğine göre şöyle buyuruyor;
Ühcü'l-müşrikîne fe-inne rûha'l-kudüsi meake kâlehû li-Hassân.
Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber Efendimiz Hassân b. Sâbit isimli şair sahabiye buyurmuş ki;
Ühcü'l-müşrikîne. "Müşriklerin İslâm aleyhindeki yalan dolan, iftira dolu hicviyelerine, kötü şiirlerine, kötülemelerine, karalamalarına, taşlamalarına sen karşılık ver, onları cevaplandır; müşrikleri hicveyle!" Fe-inne rûha'l-kudüsi. "Çünkü Rûhu'l-kudüs." Meake. "Senin yanında, seni destekleyecek."
Peygamber Efendimiz "Sen bu işe kalkış, şiirini yazmaya giriş; Rûhu'l-kudüs senin yanında, destekleyecek!" diyor.
Rûhu'l-kudüs, Cebrâil aleyhisselam'ın sıfatıdır, lakabıdır. Yani Cebrâil aleyhisselam Peygamber Efendimiz'in hitap ettiği bu şair sahabisini destekleyecek, cevapları güzel versin diye...
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in en büyük özelliğinden birisi, fesahati, belâgati, edebiyattaki mükemmel, özlü, güzel, doğru konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz, efsahü'l-arabi ve'l-acemi; Araplar'ın ve Arap olmayan diğer insanların hepsinin fesahatte en önde geleniydi. Özel bir meziyeti vardı. Araplar arasında da onun konuşmasının güzelliğine muasırı insanlar, sahâbe-i kirâm şaşarlardı.
"Yâ Resûlallah, sen öyle kelimeler kullanıyorsun ki biz onları duymamışız, bilmemişiz." diyorlardı.
Peygamber Efendimiz'in kelime hazinesi çok zengindi. Herkesin bilmediği çeşitli mânaları, kelimeleri biliyordu. Çok güzel konuşurdu. Bazen hadîs-i şerîfinin içinde bir kelime geçerse;
"Yâ Resûlallah, bu kelimenin mânası nedir, biz bunu bilmiyoruz." diye sahâbe-i kirâm kendisine sorarlardı. Çünkü Peygamber Efendimiz çocukluğunda Benî Sa'd yurduna götürülmüştü, yaylalarda sıhhat kazansın, taze sütleri içsin diye. Ama bir taraftan da Arap dilinin bozulmamış, şehirde yıpranmamış, tam, fasih konuşmasını da orada en güzel şekilde öğrenmiş oluyordu. Çünkü oraların dili en korunmuş olarak kalırdı.
Peygamber Efendimiz'e Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'i indirdi, tebliğ eyledi. Kur'ân-ı Kerîm'i açıklamak için de hadîs-i şerîfleri ilham eyledi. Peygamber Efendimiz hayatıyla, sözleriyle, davranışlarıyla, her türlü vasıta ile Kur'ân-ı Kerîm'i insanlara, müslümanlara güzelce öğretti.
Tabii müşrikler Peygamber Efendimiz'in getirdiği güzel dinin mükemmelliğini, güzelliğini, doğruluğunu anlayamadıkları için, menfaatleri sarsıldığı için...
Bir de insanoğlunda garip bir durum var; alışmış olduğu âdetlerini kolay bırakamıyor. Kötü âdet de olsa bırakamıyor. İyisini bırakmaması iyi; sebat etsin, vefalı olsun, iyi âdeti devam etsin. Ama insanlar maalesef kötü alışkanlıklarını da kolay bırakamıyorlar. Bir kavmin içine, bir topluluğa, bir kabileye, bir millete kötü âdetler aşılanmışsa onu sökmek çok zor oluyor.
Ben burada Harem-i Şerîf'e, yani Kâbe-i Müşerrefe'nin çevresinde teşekkül etmiş olan o mübarek Mescid-i Haram'a gidiyorum, oturuyorum, etrafımı ibret gözüyle bazen seyrediyorum. Konuşmaları, çeşitli milletlerin davranışlarını, giyinişlerini, namaz kılışlarını, birbirleriyle konuşmalarını, her şeyi görüyorum.
Tabii milletlerin farklı âdetleri, davranışları var. Mesela bizimkiler vefalı, iltifatçı, fedakâr, başkasına cömertlik yapmasını seviyorlar, yer açıyorlar, "Buyurun." diyorlar. Bazı milletler, bazı insanlar bağdaş kurmuş, bacaklarını geniş bir şekilde açmış, geniş geniş oturmuşlar. İnsanlar yer arıyorlar, -oturacak yer çok kıymetli- yer bulunmuyor. "Şu dizini topla da ben de şuraya sığayım, namazı kılayım." dediği zaman, bazıları sert davranıyor, yer vermiyor. Ama bizimkiler sıkışırlar, hemen "Buyur." derler. Misafirperverlik millî hasletlerimizden birisi, güzel bir şey...
Peygamber Efendimiz'in zamanının insanları da kötü olan âdetler içinde yaşıyorlardı, cahiliye devrini yaşıyorlardı. Çok kötü âdetleri vardı, saymakla bitmez... Ayyaş idiler, sarhoş idiler, hırsız idiler, yağmacı, çapulcu idiler. Kız çocuklarını sevmezlerdi, doğarsa öldürürlerdi. Kabileler birbirleriyle yıllarca süren savaşlar yaparlardı, yol keserlerdi... Yani cahiliye devri. Putlara taparlardı. Kâbe-i Müşerredefe'nin etrafında çıplak dolaşırlarmış, güya dinî bir duygu ile... Pek çok kötü âdetleri vardı.
İslâm bunları kaldırdı; güzelliği, temizliği, dürüstlüğü, hak dini getirdi. Allah lütfu, rahmeti… Âlemlere rahmet olarak Allah, Peygamber Efendimiz'i vazifelendirdi. O güzel peygamberi, yüzü aydan, güneşten daha nurlu, daha güzel olan, her hâli güzel, adı güzel, kendi güzel Muhammed-i Mustafâ'yı, aralarında yetiştiği halde, "Muhammed el-Emîn, güvenilir Muhammed" diye bildikleri halde, yalan söylemeyeceğini bildikleri halde kabullenemediler, mücadeleye başladılar.
İnsanlar iyi şeylerle niçin mücadele eder?
İnsanlar iyi şeylerle menfaatlerine dokunduğu zaman mücadele ediyorlar.
Mesela yeni bir hak din geldiği zaman putperestler niye itiraz ediyorlar?
Kendilerinin tapınakları var, rahipleri var. Gelirleri var, bağışlar var. Alışılmış bir düzen var. Bu düzenden yararlanan sömürücüler var. Tabii bunların hepsi iptal olacak. İnsanların bazılarının omuzlarından haksız kazanılmış rütbeler, vasıflar, sıfatlar sökülecek. Onlar mücadeleye giriyorlar.
Peygamber Efendimiz'e çok zulmettiler. Sahâbe-i kirâma çok zulmettiler. Hatta bazılarını işkence ile şehit eylediler, bunların hepsini biliyorsunuz.
Araplar'da gazete, dergi, kitap, okuma, yazma, bugünün iletişim araçları yoktu. Onlar duygularını en çok sözle ve daha ziyade sanatlı bir söz olan şiirle ifade ederlerdi. Şairler bir bakıma kâhin gibiydi, yani itibarlı insanlardı, bir bakıma da korkulan insanlardı. Çünkü birisinin hakkında bir şiir söyledi mi, o şiiri herkes duyar, ezberler; "Aa, falanca hakkında şöyle söylenmiş!" diye adam rezil kepaze olurdu. Hakkında şiir yazılmış olan kişi halkın diline düşerdi, fena olurdu. Cahiliye devrinde daima böyle olmuş.
Şiirin böyle önemi vardı Arap âleminde, Araplar'ın arasında. Basın yayının şimdiki önemi gibi... O zaman basın yayın yok; şiir var, şairler var.
Şairlerin bir kısmı İslâm'a saldırmaya başlamışlar. Aleyhte yazılar yazmaya, Peygamber Efendimiz'i kötülemeye, müşrikleri onlara karşı kışkırtmaya başlamışlar. Tabii bu bir savaş; basın yayın sahasında, söz sahasında, insanları ikna etmek konusunda bir fikrin yayılması veya engellenmesi için yapılan bir savaş bu. İslâm yayılmak istiyor, müşrikler de İslâm'ı yaymak istemiyorlar; boğmak, söndürmek istiyorlar. O zaman, o müşrik şairlerin yazdıkları şiirlerin cevaplandırılması lazım. Sahâbe-i kirâmın şiirden anlayanları kollarını sıvamış, güzel şiirlerle İslâm'ı savunmuşlar.
Mesela bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in kendisine, "Hadi bakalım hiciv şiirleri yaz, müşriklerin sözlerini cevaplandır. Rûhu'l-kudüs olan Cebrail seninle beraberdir." diye teşvik ettiği Hassan b. Sâbit de o şairlerden biri.
Şimdi karşı tarafa cevap verecek ama "Sizi soysuzlar!" dese farz edelim, müşriklerin bir kısmı Peygamber Efendimiz'in kabilesinden, akrabası; hasım olanların bir kısmı damadı, dünürü, amcalarından bazıları, yakınları; azılı düşman olmuşlar, müşriklerin reisleri olmuşlar. Soyuna sopuna bir söz söylese Peygamber Efendimiz'in onuruna, şerefine gölge düşürecek söz söylemiş olacak. Bunun için soy sop ilmini bilmek gerekiyor. Sülâle nasıldır, kaça ayrılmıştır; bunları bilmek lazım. Peygamber Efendimiz bunları çok iyi bilen Ebû Bekr-i Sıddîk'a gidip onunla konuşmalarını da şairlere tavsiye etmiş;
"Yalan yanlış bir söz söyleyip de baltayı taşa vurmayın. Ebû Bekr-i Sıddîk bu soy sop ilmini çok iyi bilir, ona danışın." diye söylemiş.
Güzel cevaplar verilmiş. Bu güzel cevapların verildiğini Kur'ân-ı Kerîm de bildiriyor. Kur'ân-ı Kerîm'de Şuarâ sûresi diye de bir sûre var. Bu sûrenin sonundaki âyetlerde şairleri ikiye ayırıyor:
"Bir kısmı yapmadığı şeyleri palavra olarak yapmış gibi söylerler, yalan söylerler, şeytana uyarlar. Onların da sözlerini sapık insanlar, bozuk insanlar dinlerler, onlara tâbi olurlar. Bunlar kötü insanlardır. Ama bir de iyi şairler vardır. Onlar da iman etmişlerdir, İslâm'a bağlanmışlardır. Kendileri böyle sözlü, yazılı zulme, hücuma uğrayınca kollarını sıvayıp İslâm'a yardım etmişlerdir, birbirlerine yardım etmişlerdir. Onların mükafatı büyük olacaktır." diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor.
Allahu Teâlâ hazretleri sizleri cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin, taltif eylesin. Peygamber Efendimiz'e komşu eylesin. Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin. Çoluk çocuğunuzla, dostlarınızla, sevdiklerinizle iki cihanda aziz olun.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
04.04.1990 -
Peygamber Efendimizin Kurban
02.05.1997 -
Hz. Ali, Alimlerin
