11.04.1997 - Haccın Yasakları, Allahın Gazabını Kaldırdığı Üç Zümre

11.04.1997 - Haccın Yasakları, Allahın Gazabını Kaldırdığı Üç Zümre
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh,
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
İçinde bulunduğumuz Zilhicce ayı, Zilhicce'nin on günü, yani Kurban bayramına kadar olan on gün senenin en kutsal, en güzel, en sevabı çok olan aylarındandır. Bugünlerde zikir, sadaka, oruç, ibadet ve taatin sevabı çok aziz ve sevgili dinleyiciler.
Mü'min kardeşlerinizden de elhamdülillah nasip olanlar, bu güzel beldelere Rahman'ın misafiri, duyûfu'r-Rahman sıfatı ile -Allah veriyor bu sıfatı- merhaben bi-duyûfi'r-Rahman diye sesleniyor. Hacca gelenler ilâhî hitaba mazhar. "Ey Allah'ın misafirleri, ey Allah'ın davet ettiği, davete gelen davetli, kıymetli insanlar!" diye hitap ediliyor. Ne mutlu gelebilenlere! Ne mutlu helal para ile, temiz niyetle hac vazifesine girişenlere! Allah haclarını makbul, mebrur bir hac yaparak, umrelerini güzel bir şekilde, haclarını âdâbına uygun bir şekilde tamamlayarak bu vazifeleri yapmalarını nasip eylesin.
Böyle yapabildikleri takdirde... Cidal, refes, füsuk gibi şeyler yasak hacda, biliyorsunuz. Cidal mücadele demek, yani arkadaşlarıyla çekişmek, karşısındakilerle kavga, gürültü, münakaşa etmek. Refes de müstehcen işler, sözler demek. Füsuk da Allah'ın emrinden dışarı çıkıp günah olan işleri yapmak, emir dairesinden çıkıp isyan durumuna geçmek demek. İsyan olmayınca, müstehcen sözler ve işler olmayınca, mücadele, çekişme, çatışma olmayınca; mûnis, sevimli, tatlı bir şekilde, boynu bükük, gözü yaşlı ibadetini yaparsa bir insan, bunun -helal mal ile yapılmış bir hac ziyaretinin- mukabili cennetten başka bir şey değil. Dualar makbul...
Allahu Teâlâ hazretleri bu güzel ibadeti yapmaya girişen bütün kardeşlerime, din kardeşlerime, memleketimden gelmiş olan kardeşlerime yardımcı olsun. Temenni ediyorum ki makbul, mebrur, güzel sevaplı bir hac yapsınlar.
Beni dinleyen, şu anda kalbi heyecanla çarpan siz sevgili dinleyicilerimi de temenni ediyorum; "Allah maddeten, mânen ve sıhaten imkânlar versin, sıhhatiniz güzel olsun, mâlî durumunuz müsait olsun, mânevî bakımdan da Allah'ın istediği şartlara sahip olun da sizler de bu güzel beldelerde, bu güzel günlerde, bu güzel ibadetleri yapın ve bu güzellikleri gözlerinizle görüp tadını tadın." diyorum.
Konuşmama Enes radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîfle başlamak istiyorum:
Yekûlu'llâhu innî le-ehemmü bi-ehli'l-ardı azâben fe-izâ nazartü ilâ ummâri büyûtî ve'l-mütehâbbîne fiyye ve'l-müstağfirîne bi'l-eshâri saraftu anhüm.
Kısa bir hadîs-i şerîf Enes radıyallahu anh'ten . Peygamber Efendimiz bu hadisinde Allahu Teâlâ hazretinin neler söylediğini bildiriyor. Böyle hadîs-i şerîflere hadîs-i kudsî derler.
"Allahu Teâlâ hazreti buyuruyor ki." diyor Peygamber Efendimiz. O bilir, Allah'ın elçisi, resûlü olduğu, Allah ona bildirdiği için bilir. Allahu Teâlâ hazretleri der ki, buyurur ki;
"Ben yerdeki ahaliye, yeryüzündeki insanoğluna azap etmeye kastederim. Yani azabı hak ederler, azap edeceğim."
Le-ehemmü bi-ehli'l-ardı azâben. "Ehl-i arza azap etmeye niyetlenirim, kastederim. Azap edeceğim sırada..." Fe-izâ nazartü. "Bir de bakarım ki..." İlâ ummâri büyûtî. "Benim evlerimi mâmur eden kişilere baktığım zaman." el-Mütehâbbîne fiyye. "Benim için birbirlerini seven kişilere baktığım zaman." Ve ileyye'l-müstağfirîne bi'l-eshâri. -Bu ileyye, el-mütehâbbîne fiyye ve ileyye de olabilir, oraya da bağlı olabilir; öteki, geride gelen kelimeye de, ve ileyye'l-müstağfirîne bi'l-eshâr da olabilir.- "Seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenlere baktığım zaman, azabı onlardan kaldırırım. Müstehak oldukları, yapmak istediğim, kastettiğim azabı yapmam, kaldırırım."
Bunu biraz açıklayarak söyleyeyim:
İlâ ummâri büyûtî.
Allahu Teâlâ hazretlerinin severek nazar buyurduğu ve onların hatırına yeryüzündeki insanlara azap etmekten vazgeçtiği iyi insanlardan birisi; ummâri büyûtî zümresi. Ummâr, "mâmur eden, imar eden" mânasına geliyor. Büyûtî, "benim evlerim" mânasına geliyor. "Benim evlerimi mâmur eden, benim evlerimi imar eden, şenlendiren kişiler…" Allahu Teâlâ hazretlerinin "evlerim" buyurduğu yerler mescitlerdir, ibadethânelerdir. Sadece Allah’a… Puthâneler, bâtıl dinlerin, müşriklerin, kâfirlerin ibadethâneleri değil; sadece Allahu Teâlâ'ya ibadet edilen, içinde put olmayan, lâ ilâhe illallah mânasıyla dopdolu olan yerler, mesictlerdir, camilerdir...
Bu vasıftaki ibadethâneler Allah'ın evleridir. Allah'ın evlerinin en şereflisi de Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu Mescid-i Haram'dır. Bundan daha şerefli, bunun üstünde bir başka mukaddes mekân yok. En şereflisi bu. Burada kılınan bir namaz, başka bir yerde kılınan yüz bin namazdan daha fazla sevaplı oluyor.
İnsan sırf bir namaz aşkına kalkıp buralara gelir.
Keşke gelmeler, gitmeler kolay olsa; kara yolundan, havadan... Arabasına atlayan cumartesi-pazar Avrupa'ya gittiği gibi... Keşke bu imkânlar olsa.
En güzel ev, Allah'ın en mukaddes evi Beytullah yani Kâbe-i Müşerrefe ve onun çevresindeki Mescid-i Haram dediğimiz Mekke'nin mübarek, kutsal mescidi.
Mescitleri imar etmekten maksat, taşı taş üstüne koyup bina etmek değil; zaten mevcut olan mescidin içine girip ibadetle şenlendirmek demek.
İnsan Allah'ın hangi evine gitse, içeri besmele çekerek girse -duası var biliyorsunuz; sağ ayağı ile girecek, salât ü selam getirecek, Allah'tan hayırlar, rahmet isteyecek- ne yapmış oluyor?
Orayı imar etmiş oluyor, mânevî bakımdan mâmur hâle getirmiş oluyor, şenlendirmiş oluyor. Allah'ın çok sevdiği bir iş yapmış oluyor. Tabii Allah'ın evinin de misafiri olmuş oluyor. Türkiye'de olsun, başka bir diyarda olsun, Allah'ın beytine, evine giden, içeri giren, ibadet eden, namaz kılan kimse ne olmuş oluyor?
Allah'ın misafiri oluyor.
Her misafire ev sahibi ikramda bulunur, bu güzel bir töredir. Ev sahipleri misafirlere ikram ederler. Bu onların şânındandır. Allahu Teâlâ hazretleri evlerine, mescitlerine, ibadethânelerine, kendisine ibadet edilen bu güzel mukaddes yerlere gelenlere de "misafirim" diye taltif buyurduğuna göre, duyûfu'r-Rahman dediğine göre, merhaben bi-duyûfi'r-Rahmân, "Ey Rahman'ın misafirleri, hoşgeldiniz!" diye yollara yazılar yazılmış olduğuna göre, ev sahibi misafire ikram edecek. Ev sahiplerinin şeker, limonata, çay vesaire maddî ikramları oluyor. Hanımlar hazırlanıyorlar, günlerinde kendilerine gelen kimselere nice nice hediyeler, kekler, pastalar, börekler, çörekler sunuyorlar. Allahu Teâlâ hazretleri de kendi evine gelenlere mükâfatta bulunacak. Bu müjde evlerini şenlendiren, evlerine, mescitlerine gelip oralarda ibadet ve taatle meşgul olanlara...
Allah'ın evine giren insan ne yapar?
Besmele ile içeri girer; orada ya zikir yapar, ya Kur'ân-ı Kerîm okur, ya namaz kılar. Ama bunların hiçbirini yapmasa, otursa bile namazı beklediği müddetçe namaz kılmış gibi sevap alır.
Birinci Allah'ın sevdiği insanlar; dünya üzerindeki öteki suçlu, günahkâr, zalim, fasık, facir, kâfir insanlara ceza-bela gelecekken Allah'ın cezayı, belayı onların hatırına, yüzü suyu hürmetine kaldırdığı birinci sınıf, grup, zümre bu: Allah'ın mescitlerini girip şenlendiren, ibadetle canlandıran, nurlandıran, ihya eden, imar eden, âbidler, ibadet ehli.
İkincisi; el-mutehâbbîne fiyye ve ileyye. İleyye'yi buraya bağlı olarak düşünelim önce; "Birbirlerini benim uğrumda ve bana geleceklerini düşünerek, benim sevgimin böylece kazanılacağını düşünerek, rızamı umarak seven kimseler."
Bu da çok kıymetli bir sıfattır aziz ve sevgili kardeşlerim. Bir mü'minde olması gereken en güzel sıfatlardan birisi de budur. Mü'min, mü'min kardeşini sevecek. Mü'minler birbirleriyle muhabbet edecekler, candan muhabbetli dost olacaklar. Birbirlerine muhabbetlerini de hareketleriyle, konuşmalarıyla, ziyaretleriyle, yardımlaşmalarıyla, güzel sözleriyle, bağışlarıyla, ikramlarıyla gösterecekler. Birbirlerini Allah için dost edinen, âhiret kardeşi edinen, seven insanlar, el-mütehâbbîn zümresi, Allah için birbirlerini sevenler nurdan minberlere oturacak, Arş-ı Âlâ'nın altında, mahşer gününde Allah'ın en büyük mükâfatına mazhar olacaklar.
Allah mescitleri imar eden âbidlere baktığı zaman, kendisinin hatırı, kendisinin rızasını kazanmak için birbirini seven mü'minlere baktığı zaman; el-müstağfirîne bi'l-eshâr "Seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenlere baktığı zaman…"
Seher vakti, sahur vakti demektir. Sahur, yemeğin adıdır. Seher, vaktin adıdır. Seher vaktinde yenilen yemeğe "sahur" derler. Sahur yenilen zamana da "seher vakti" derler. Yani imsak kesilmezden önceki gecenin son kısmı oluyor.
Bu seher vakti çok kıymetli bir vakittir. Geceleyin o güzel saatte Allah'a tevbe ve istiğfar edenler... Suçsuz kul olmaz ama tevbe etmek, istiğfar eylemek, affını istemek, Allah'tan mağfiret talep eylemek çok sevaptır. Allah çok seviyor. Kul suçlu; tevbe ve istiğfar ediyor, "Affet beni Allahım!" diyor. Suçlu aslında ama Allah seviyor. Allah'ın Ekremü'l-ekremînliğindendir bu. Ğaffâru'z-zünûb, Settâru'l-uyûb'dur. Kul suçlu da olsa hatasını anlayıp tevbe ve istiğfar eyleyince, kendisinden af ve mağfiret talep edince Allah o suçlu kulu suçuna rağmen seviyor ve afv u mağfiret ediyor. Bu da bir müjdedir tabii, sizler için de bizler için de... İnşaallah geceleri, seher vakitlerini tevbe ve istiğfarla ihya edelim.
Allah işte böyle mescitlerinde ibadet edenleri, birbirlerini Allah için sevip muhabbet gösterenleri, birbirleriyle güzel dostluk yapan mü'minleri, seher vakitlerinde kalkıp, gözyaşlarıyla, dağlar ile taşlar ile kuşlar ile -cıvıl cıvıl o vakitte ne kadar güzeldir dışarısı da- tevbe ve istiğfar edenlere baktığı zaman, onların hatırına yeryüzündeki öteki âsi, mücrim, zalim insanlara azap etmekten, azab-ı umumî göndermekten vazgeçiyor.
Onun için bu güzel sıfatlara sahip olmaya çalışalım. Allah'a güzel ibadet etmeye çalışalım. Birbirimizi Allah için sevelim. Ve seher vakitlerinde kalkıp gözyaşları ile Allah'a ibadet edelim.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!...
Size kucak dolusu sevgiler, selamlar, dualar...
13.03.1998 -
Kurban Arefesi Orucu,
10.04.1998 -
Kurban Bayramı 4.Günü,
