04.04.1990 - Pazartesi-Perşembe Oruçları, Eyyam-ı Biyz Orucu

04.04.1990 - Pazartesi-Perşembe Oruçları, Eyyam-ı Biyz Orucu
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sehbihî ve men tebiahû bi ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Peygamber Efendimiz sevap kazanmak için pazartesi, Perşembe günleri de oruç tutardı. Sadece Ramazanda oruç yokmuş demek ki. Başka zamanlarda da oruç tutarmış. Ne zamanlar tutarmış. Her hafta pazartesi Perşembe günleri oruç tutarmış. Bu hususta sahih rivayetler var. Bazı rivayetlerde sebebini de bildiriyor. Diyor ki;
"Kulların yaptıkları ameller, işler, fiiller, sevaplar, günahlar pazartesi ve perşembe günü Allah-u Teâlâ hazretlerinin yüce dergâhına sunulur."
"Kulların şu amelleri var yâ Rabbi!" diye melekler o günlerde sunarlarmış.
Şimdi burada bir şey var ki, Allah âyet-i kerîmede;
Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm buyuruyor. Her yerde hâzır, nâzır, görüyor. Daha meleklerin bildirmesine lüzum kalmadan kulun sevabını, işini biliyor. Her şeyi yaratan O, her şeyden haberdar olan O, her şeye kâdir olan O.
Niye pazartesi perşembe arz olunuyor?
Allah-u âlem, pazartesiden perşembeye kadar, perşembeden pazartesiye kadar arada kul pişman olur da günahına tevbe ederse silinecek de ondan, affolunacak. Allah, sanki bildiği halde, silinince yok muamelesi yapacak, kusuruna günahına bakmayacak. Tevbe etti çünkü, silindi diye bakmayacak. Arada tevbe etme, günahların bağışlanması için bir müddet.
"Bir cenazenin başına müslümanlar toplaşırlar da; 'Şehadet ederiz ki bu insan iyidir' derlerse Allah onun hakkındaki bildiklerine, kendisine mâlum olan şeylere bakmaz, o kullarının şehadetini kabul eder, o kula öyle muamele eder." buyuruluyor. "İyi" demişlerse, "Ben onun ne mal olduğunu biliyorum ama madem 'iyi' dediniz, hadi iyi insan muamelesi yapayım." diye Allah-u Teâlâ hazretleri şehadetini kabul ediyor.
Buradan ne çıkıyor?
Tabii her sözden bir hüküm çıkıyor. Demek ki insanın müslüman kardeşlerine hüsnü şehadette bulunması lazım, hüsnü zanda bulunması lazım. Bir de müslümanın, öteki kardeşlerine kendisini sevdirmesi lazım, dost edinmesi lazım. Hiç kimse dost olmamış, herkesin kalbini kırmış; geldiği zaman cenazesi; "aman! illallah!" diyorlar.
Padişahlıklar zamanında bir adam yaşamış. Yükselmiş, mevki makam sahibi olmuş, selâhiyet sahibi olmuş. Herkesin ensesinde boza pişirmiş; yapacağı zulmü yapmış, gadri yapmış... Ses de çıkartamamışlar. Padişahın yanında makbul, ayağının kaydırılması da zor. Ama belalı da bir adam, dediği dedik çaldığı düdük, borusunu da öttüren bir insan. Sabretmişler ama ahâlinin epeyce canları yanmış. Ondan sonra adam ölmüş de kurtulmuşlar, rahat nefes almışlar. Şair yazmış, diyor ki;
Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur,
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur.
Defoldu gitti bu dünyadan, kabirdeki arkadaşları çeksin şimdi...
Kabirdeki arkadaşları nasıl çekecek?
Burada azabı görecek, bağıracak; yanındaki kabirdeki onun bağırtısından, gürültüsünden, işkencesinden, sesinden müteezzî, rahatsız olacak.
"Kabirdekiler de yansın, dünyadakiler kurtuldu." diyor.
Böyle mi gitmek iyi; "ah ne mübarek, ne iyiydi, ne hoştu, ne cömertti, ne tatlıydı, ne iyi kalpliydi! Bize ne kadar iyiliği dokunmuştu, ne hayırseverdi!" denmesi mi iyi?
Elbette insanların gönlünü almak, dost olmak, sevdirmek iyi. Zulmetmek iyi değil, iyilik yapmak iyi. Düşmanlık iyi değil, dostluk iyi.
Allah-u Teâlâ hazretleri bu durumu anlayıp hayatını Allah yolunda, müslümanlara hizmet yolunda geçirmeye cümlemizi muvaffak eylesin.
Kabirlerin kitabelerini incelemek üzere çalışmalar yapmaya gitmiştik. Şöyle yazılmış:
Ed-dünyâ sâatün fec'alhâ tâatün. "Dünya bir saatçiktir, vakti çabucak geçiverir; sen o vakitte ibadetle taatle meşgul ol. Zamanını boşa geçirme, sevap kazanarak geçirmeye çalış!" denmiş oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri nasip ederse nasip eder, bize de tevfîkini refîk eylesin. Ömrümüzü boş, gafil, cahil geçirmeyelim. İbadetle, hayrâtla, hasenâtla, insanların gönlünü yapmakla geçirelim. Vefat ettikten sonra da sevap kazanmamıza sebep olacak hayırlı eserler bırakarak âhirete göçelim. "Şu cami onun eseridir, Allah rahmet eylesin. Şu çeşme onun eseridir, Allah rahmet eylesin. Şu köprüyü o yaptırdı, Allah rahmet eylesin. Şu vakfı o kurdu, Allah rahmet eylesin..." diye insan arkasından sevap kazanma çarelerini önceden hazırlamalı.
Efendimiz, pazartesi perşembe günü kulların amelleri Rabbimiz'in huzuruna sunulduğu, götürüldüğü için buyurmuş ki;
"Amellerin Rabbimin huzuruna sunulduğu zamanda oruçlu olmayı severim."
"Kimin ameli bu?"
"Falanca kulun ameli."
"O kul nasıl?
"Oruç tutuyor yâ Rabbi! Şu anda oruçta."
"Tamam..."
İyi bir durumda iken, Allah rızası için sabır hâlindeyken, oruç hâlindeyken, ibadet hâlindeyken sunuluyor. Kabulüne bir vesile olur; Allah'ın onu sevmesine, bağışlamasına vesile olur.
Neden?
İnnemâ yuveffe's-sâbirûne ecrehüm bi-ğayri hisâb. “Her iyilik yapan, ibadet taat eyleyen insanın sevabı bir ölçüye göre verilir de, sabredenlerin iyilikleri, ecirleri, mükâfatları hesaba sığmaz şekilde verilir; bi-gayri hisabla verilir. Yığınla, güldür güldür, çok verilir.”
Onun için sabır güzel bir şeydir, oruç güzel bir ibadettir. Onun için Peygamber Efendimiz pazartesi perşembe oruç tutarmış.
Kâne yesûmu min ğurreti külli şehrin selâsete eyyâmin ve kallemâ kâne yuftiru yevme'l-cumuati.
İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten Tirmizî rahmetullahi aleyh rivayet etmiş.
"Peygamber Efendimiz her ayın başında üç gün oruç tutardı. Bazen çok nadir olarak cuma gününe rastlarsa terk ederdi, o zaman oruç tutmazdı."
Cuma günü müslümanın bayramı oluyor, o gün oruçlu geçirmemeyi tercih ederdi.
Ama üç gün tutardı.
Niye üç gün tutardı?
Çünkü genel bir kâide olarak İslâm'da Allah-u Teâlâ hazretleri yapılan bir iyiliği en aşağı on mislisiyle mükâfatlandırılıyor. Üç gün oruç tutarsa, bir ay oruç tutmuş olacak, o ayın tamamını oruçlu geçirmek için güzel bir düşünce.
Ğurre; bir ayın başlangıcı, başı, evvelki üç günü demek olabilir. Bir de her arabî ayın 13-14-15'ine eyyâm-i biyz derler, "ak günler" derler, "parıltılı nurlu günler" derler. Çünkü geceleri mehtaplıdır, gündüzleri de geceleri de mü'minler için hayırlı, uğurlu ve feyizlidir. O zamanlarda da -Arabî ayların 13-14-15'inde- Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem üç gün oruç tutarmış.
14'ünde ne oluyor?
Ayın 14'ü, mehtap.
Peygamber Efendimiz mehtaplı zamanda oruçlu olmaya dikkat edermiş.
Sonra, başka ne zaman tutarmış Peygamber Efendimiz?
Sonra; evvele'sneyni mine'ş-şehri ve'l-hamîse. "Her ayın ilk pazartesi ve perşembe günlerini de oruç tutardı."
Ve'l-isneyni mine'l-cumuati'l-uhrâ. "Öteki cumadan sonra pazartesi gününün orucunu tutardı." diye Hafza radıyallahu anhâ böylece hangi günler oruç tuttuğuna dâir bilgi vermiş, Efendimiz'in zevcât-ı tâhirâtından, hâne-i saadetinden, özel hayatına ait bilgiye sahip büyüklerimizden birisi olduğu için.
Oruçla ilgili sonuncu rivayet:
Kâne yesûmu mine'ş-şehri es-sebte ve'l-ehade ve'l-isneyne ve mine'l âhari's-sülesâ'e ve'l-erbiâ'e ve'l-hamîse.
Burada da Hz. Âişe anamız radıyallahu teâlâ anhâ rivayet ediyor, Tirmizî anlatmış.
"Peygamber Efendimiz her ayda cumartesi, pazar, pazartesi oruç tutardı. Öteki ayda da salı, çarşamba, perşembe tutardı."
Demin de dedik ya, "Cumadan salıya kadar tutardı." Diye. Bir önceki rivayette vardı.
Muhterem kardeşlerim!
Şunu sezinliyorum ki; Peygamber Efendimiz günleri kaydırmak suretiyle haftanın her gününe bir oruç tutmak şerefini vermek istiyor. Ayın da günlerini kaydırmak suretiyle, bu ay bu vakitte, öteki ay öbür vakitte tutmak suretiyle her günün oruçlu geçmesini, o güne o şerefi, ibadet sevabını vermek suretiyle değerlendirmek istiyor. Bu hafta cumartesi, pazar, pazartesi tutmuş. Öteki hafta pazartesi bitti, bu sefer salı, çarşamba, perşembe tutuyor. Haftanın bütün günleri tutulmuş olsun diye. Böylece döndürüyor, hepsine hakkını veriyor. Gün boynunu büküp; "yâ Resûlallah, başka günlerde oruç tuttun, bende tutmadın." demesin diye adeta hepsini şereflendirmiş, değerlendirmiş oluyor.
Böyle şey olur mu?
Olur.
"Bir dağın üzerinde bir âbid, zahid kimse namaz kılsa..." diyor Peygamber Efendimiz, "o dağ, öteki dağlara, 'bugün benim üzerimde Allah'ın bir sevgili kulu ibadet etti, haberiniz var mı?' diye iftihar eder." diyor.
Mekân, ibadet eden kişiden iftihar eder. Zaman içinde ibadet eden kimseden iftihar eder. İbadet eden kimse herkesin makbulu oluyor, herkesin el üstünde tuttuğu, sevdiği oluyor, sevgilisi oluyor. Allah'ın sevgilisi oluyor, Allah'ın mahlukâtının sevgilisi oluyor, zamanın sevgilisi oluyor, mekânın sevgilisi oluyor, dağların taşların sevdiği insan oluyor.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"Bir insan ilim yoluna girerse gökteki varlıklar ona dua eder."
Melekler, bilmediğimiz mahluklar, cinler vesaireler dua ederler.
"Yerdeki mahluklar dua eder."
Böcekler, çiçekler, ağaçlar, yapraklar...
"Hatta denizdeki balıklar dua eder." diyor.
Demek ki insan Allah yoluna girdi mi herkesin, her şeyin dostu oluyor. Herkes onu biliyor.
"Bir insan abdestli yatarsa geceleyin, abdestli yattı uyudu, gökten melekler onun vücudunun ışıltısını görür." diyor Peygamber Efendimiz.
Abdestli uyudu ya...
"Canım ne olacak, fosfor mu süründü bu adam, fosforlu boyayla mı boyandı”
Mânevî bakımdan nurlandı. Abdest aldı, abdest aldığı için nurlandı.
Gökteki melekler onu görürler, ta ne kadar mesafelerden başına toplaşırlar. "İzdiham ederler." diyor Peygamber Efendimiz. Nurlu diye bu, abdestli diye başına yığılıyorlar; bir yığılma, bir izdiham... "Ne var ya, ne oluyor? Çekilin, ben de göreyim! Ne varmış burada?" deriz. Ne olacak; abdestli bir kul yatıyor orada, mışıl mışıl uyuyor, başında melekler...
Onun için ibadetli olmak lazım.
İbadet, insanın en büyük şerefidir. İbadette ve taatte olmak, en güzel haldir.
Allah bizi daima ibadette taatte eylesin. Hayırda hasenâtta eylesin. Şerde günahta etmesin.
Allah bizi oruç ibadetinin feyzinden bereketinden de azamî istifa edenlerden eylesin.
06.11.1998 -
Doğru Arkadaş Edinmek,
06.10.1995 -
Lailaheillallahın Fazileti
