07.04.2000 - Amelin Allah İçin Yapılması, Riya, Allahın Sevdiği Kullar

07.04.2000 - Amelin Allah İçin Yapılması, Riya, Allahın Sevdiği Kullar
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
Aziz ve sevgili dinleyiciler;
Buyuruyor ki Efendimiz;
İnne yesîre'r-riyâi şirkün. Ve inne men â'dâ veliyyen lillâhi fekad bârazellâhe bi'l-muhârabeti. İnnallâhe yuhibbü'l-ebrâre'l-etkıyâe'l-ahfiyâellezîne izâ ğâbû lem yüftekadû ve in hadarû lem yüd'av ve in lem yu'rafû mesâbîhü'l-hüdâ, yahrucûne min külli ğabrâe muzlimetin.
İbn Mâce, Muaz radıyallahu anh'ten rivayet etmiş. Oradan alınmış bir hadîs-i şerîf. Bunun başka hadis kitaplarından başka rivayetlerini de duymuşsunuzdur. Peygamber Efendimiz bu mübarek hadisine bir cümle ile başlıyor.
İnne yesîre'r-riyâi şirkün. "Muhakkak ki riyanın azı dahi şirktir."
Riya ne demek?
Riya, reâ fiilinden mastar, fiâl vezninde "göstermek" demek. Yaptığı âhiret amelini gösteriş için yapmak, hakiki duygularla, ihlâsla değil de, başkalarına gösteriş olsun diye, başkalarının dikkatini çekmek, başkalarından dünyevî menfaat sağlamak, itibar kazanmak maksadıyla yapmak.
Bunun azı da, çoğu da doğru değildir. Müslüman bir ibadeti sırf Allah için yapar, buna ihlâs deniliyor. Amelin, icraatın, ibadetin halis muhlis Allah için yapılması... Bunun karşılığı da, yaptığı ameli böyle bir niyetle yapmıyorsa bir başka art niyetle, kötü maksatla, gösteriş için yapıyorsa buna da riya diyorlar. İhlâs ve riya birbirinin mukabili olan iki kavram oluyor. İhlâs makbul, riya mertûd, makbul değil.
Riyanın azı bile, az bir riya bile şirktir. Çünkü Allah'tan korkmuyor, âdetâ o gösterişle dikkatini çekmek istediği insandan korkuyor. Onun fikrine, alkışına veya teveccühüne itibar ediyor. Halbuki Allah'ın teveccühüne itibar etmesi lazımdı. Demek ki Allah'a şirk koşuyor.
Riya oldu mu, orada şirk vardır. Müslüman riyakâr olmayacak; halis, muhlis olacak. Sırf Allah rızası için yapacak yaptığı işi. Bu önemli bir şey! Riyadan kaçınmak, ihlâslı olmak, amelleri, ibadetleri, her yaptığı işi sırf Allah rızası için yapmak. Onun için bizim büyüklerimiz buyurmuşlar ki;
İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.
"Yâ Rabbi, benim maksudum sensin; ben her yaptığım işi senin rızanı kazanmak için yapıyorum."
Bu çok önemli bir şey! Hepinizin evinde bu levhanın olması lazım! Yakasında bir rozet takılı olsa iyi olur.
Ve inne men a'dâ veliyyen lillâh. "Kim Allah'ın bir velîsine düşmanlık yaparsa…" fe-kad bârezallâhu bi'l-muharabeh. "Sanki Allah'ın karşısına çıkıp Allah'a meydan okumuş, muharebede 'çık karşıma, seninle savaşacağım!' demiş gibi olur."
Bâreze, mübâreze demek; iki ordu karşı karşıya geldiği zaman, düşmandan er dileyip "çık karşıma, seninle çarpışacağım!" diye meydan okumak demek. Buna mübâreze deniliyor. Böyle yapana da mübâriz deniyor. İki tarafta düşman orduları karşı karşıya; beri tarafın ordusu bu tarafta saf bağlamışlar. Birisi çıkıyor atıyla ön tarafa, "Var mı benimle çarpışacak içinizde bir adam!" diye er diliyor. Onun üzerine karşı taraftan da birisi çıkıyor, çarpışıyorlar; iki taraf seyrediyor. Böyle bir tarihî âdet, eskiden olan bir şey. Allah'ın bir sevgili kuluna, mübarek velîsine düşmanlık eden kimse, Allah’a harpte mübareze teklifi yapmış gibi olur. “Çık karşımda seninle çarpışayım” demiş gibi olur.
Allah'ın sevgili kullarını aramak, bilmek, sevmek, saymak lazım, kalbini kırmamak lazım!
Büyükler buna çok dikkat etmişler.
Şimdi bu devirde ihlâslı mü'min kimseye amansız bir düşmanlık var. Hepsini kötülemek için var güçleriyle çalışıyorlar. Ama öbür tarafta, "Ormanda bin kişi intihar etmiş, bunların başındaki herifler ne biçim heriftir?" diye bir şey demiyorlar. Orada ses çıkmıyor.
Müslümanlarda böyle bir şey var mı? Müslüman, ihlâslı insanların ne kadar güzel şeyler yaptıkları ortada değil mi?
Küçücük bir şeyi yapan kimseye teşekkür ediyoruz. Mahallemizdeki bu çeşmeyi yaptırmış, bu mescidi yaptırmış, burayı vakfetmiş, şurayı mektep yapmış, şurayı medrese yapmış, şurayı han yapmış, şurasını yolcuların konaklaması için kervansaray yapmış Allah rızası için... Bunların bir müteşekkir tarafı yok mu? Bunlar iyi niyetle yapılmış şeyler.
İyiliğin anlaşılması, fark edilmesi, takdirle karşılanması ve teşekkür edilmesi lazım! İyiliği yapana karşı, o iyilikten istifade eden herkesin teşekkür borcu var. Suyu içiyorsun “bu çeşmeyi kim yaptırmış, suyu nerelerden getirmiş. Allah razı olsun yaptırandan!" diye.
Allah zaten onun mükâfatını verir ama senin de teşekkür borcun var.
Millet Allah'ın dostunu düşman ediniyor, saldırıyor. Allah'ın dinini düşman ediniyor, saldırıyor. Sapık fikirler, inançlar, felsefî ekoller, yollar, mezhepler alkışlanıyor.
Televizyonu açıyorsunuz... Ben bu Avustralya'da açıyorum, bakıyorum kanallara; insanlar ne kadar pespâyeleşmişler! Bunları hiç tenkit yok, bunların hepsi tabii karşılanıyor; "çağdaşlık" deniliyor, "olabilir" deniliyor, anlayışla karşılanıyor. Ama müslümanın güzelliklerine saldırılıyor. İslâm'ın güzellikleri, müslümanca yaşayan bir insanın güzel davranışları teşekkürle karşılanmıyor, bir de düşmanlık ediliyor. Bu da önemli!
Demek ki Allah'ın iyi kullarını bileceğiz.
Allah'ın iyi kulları, evliyâsı, velîleri nereden bilinir?
Anlaşılır ama mücevherin kıymetini de kuyumcu anlıyor. Bazen sahte şeyleri millet alıyor. Çarşıda pazarda beş kuruşluk, on kuruşluk şeyleri, beş para etmeyen şeyleri kanıp alıyor. Bazen mücevher diye aldıkları da sahte oluyor. Hakikisini mücevher dükkanındaki uzman biliyor, kuyumcu biliyor.
Evliyânın da hakikisini bilmek için biraz uzman olmak lazım! Evliyânın hakikisi, kendisini gördüğün zaman Allah hatırlanan kimsedir. Hâli Kur'an'a uyan kimsedir, Peygamber Efendimiz'in yolunda yürüyen kimsedir. Tam müslümandır. Allah için seven, kızacağı zaman da Allah için kızan kimsedir. Allah'ın sevgili kulları öyle sessiz sedasız da değildir, bazen de edepsizleri çarparlar.
Bunu böylece öğrenmek için gayret edelim, Allah'ın iyi kullarını arayalım!
Allah cümlemizi iyi kullarla buluştursun, iyi kullarla dost eylesin. Kötülerden, sahtekârlardan da ayırsın.
Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde "âhir zamana doğru otuza yakın deccal çıkacak" diyor. Bu deccalların her birisi de, kendisini Resûlullah sanacak. Hem deccal, Allah'ın, dinin karşısında, Allah'ın sevmediği kimseler hem de kendisini Resûlullah sanacak. Şu hâle bak, şu mantığa bak, insanlar kendi kendilerini bile kandırıyorlar. Tabii başkaları da kanıyor.
İnnallâhe yuhibbü'l-ebrâre'l-etkıyâe'l-ahfiyâ. "Allahu Teâlâ hiç şüphesiz ki iyi kulları, müttakî kulları; ama gizli kulları sever."
Ebrâr, berr kelimesinin çoğulu. İyi olan, herkese iyilik yapan, özellikle anne babasına itaatli olan kimselere berr derler. Ebrâr "iyi kullar" demek.
Etkıyâ, takî kelimesinin çoğuludur, "muttakî" demek. Allah'tan korkan, şüphelilerin yanına bile yanaşmayan, haramlardan sakınan, cehenneme düşmekten uzak duran muttakî müslüman.
Allah onları sever. Ama bu iyi kulların bir sıfatı daha var. Hem Allah'tan korkan, haramlardan, günahlardan sakınan kimse olacaklar, etkıyâ olacaklar; hem de ahfiyâ olacaklar. Öyle gösterişli, şatafatlı, yaldızlı, reklamlı değil de, sessiz sedasız kenarda duruyor; kıymetini anlayan anlar. Ama ortada cazgırlık yapan bazı kimseler dolaşıyor. Aslında onlar din yolunun haramileridir. İnsanları kandırıyorlar. Ondan sonra ormanlarda bin kişi öldü, bilmem ne oldu; kananlar da sonra çok fena oluyor. Kanmamaya da dikkat etmek lazım!
Allah-u Teâlâ hazretleri gizli, haramlardan, günahlardan sakınan iyi kulları sever. Demek ki gösterişi sevmiyor; mütevazı, kenarda saklı duranları seviyor.
Ellezîne. "Bunlar öyle kimselerdir ki," İzâ ğâbû lem yüftekadû. "Orada olmadıkları, bahis konusu bir yerde olmadıkları zaman aranmazlar."
İtibarlı bir insan oldu mu, "Bir beyefendi vardı, nerede kaldı?" diye herkes arar da, bunları kimse aramaz.
Neden?
Çünkü ahfiyâdan, gizli, onların evliyâ olduğunu kimse bilmiyor, halinden tahmin etmiyor. Onun için orada yoksa aramıyorlar, "Falanca nerede kaldı?" demiyorlar. Arayanı soranı yok, seveni bileni yok.
Ve in hadarû. "Orada mevcut iseler, insanların arasında olsalar," lem yüd'av. "Davet olunmazlar."
"Gel, bizim düğünümüz, toplantımız, ziyafetimiz var, sen de buyur!" denmez, davet olunmazlar.
Ve lem yu'rafû. "Ve kıymetleri bilinmez."
Adam kenarda sessizce kalıverir. Halbuki Allah'ın asıl velî kulu o. Asıl davete çağrılacak olan, baş tâcı edilecek olan, baş köşeye oturtulacak olan o. Eli öpülecek olan, duası alınacak olan o. Kıymeti bilinmez.
Mesâbîhu'l-hüdâ. "Bunlar böyle gizlilerdir ama hidayet kandilleridir."
Etrafı aydınlatırlar, hidayet saçarlar. Kendileri doğru yolda yürüdükleri gibi insanlara da doğru yolu gösterirler, hidayet yolunu da aydınlatırlar. "İşte Allah'ın sevdiği doğru yol budur!" diye belli olur onların hallerinden, sözlerinden, tavsiyelerinden.
Yahrucûne min külli ğabrâe muzlimeh. "Her tozlu topraklı, karanlık yerden çıkarlar."
Ğabrâ; ağber, "gubarlı, tozlu topraklı yer, mıntıka, zaman" demek. Muzlime "karanlık" mânasına... Böyle tozlu topraklı, karanlık zamanlarda çıkarlar, hidayet yolunu aydınlatırlar. Karmakarışık, hakkın batılın bilinmediği yerlerde çıkarlar, doğru yolu gösterirler. Allah-u Teâlâ hazretleri onları hidayet kandili yapmıştır. Hakkı onların yanında görürsün, davranışlarından görürsün. Onların yanında gidersen, kazanırsın; öyle yapmazsan, aldanırsın.
Allah'ın sevgili kulları öyle işte... Allah-u Teâlâ hazretleri bu özellikleri vermiştir. Bunları sevmek lazım! Bunlara düşmanlık yapan da, tepe taklak gider.
Allah-u Teâlâ hazretleri nefislerimizi yenip Cenâb-ı Hakk'ın rızasına uygun hareket etmeyi her yerde, hepimize her zaman nasip eylesin. Allah dünya ve âhirette bildiğimiz, bilmediğimiz her türlü hayırlara, sizleri ve bizleri, sevdiklerimizle beraber erdirsin, mesut ve bahtiyar eylesin aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
07.06.1996 -
Peygamber Efendimiz Züht
07.04.1995 -
Allah Güzeldir Güzeli
