İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

07.06.1996 - Peygamber Efendimiz Züht Sahibiydi, Zahitlik, Rüşvet, Hak Yemek

07.06.1996 - Peygamber Efendimiz Züht Sahibiydi, Zahitlik, Rüşvet, Hak Yemek
Günün Sohbeti

07.06.1996 - Peygamber Efendimiz Züht Sahibiydi, Zahitlik, Rüşvet, Hak Yemek

09.10.2026
17 dk 27 sn

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,

Allahu Teâlâ cümlemizi dünyanın ve âhiretin her türlü hayırlarına nâil eylesin. Cennetiyle, Cemâli'yle müşerref eylesin.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve âlihî sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn ve selleme bariken kesiran hazretleri nasıl bir hayat geçirdi, hepimiz müslüman olarak az veya çok okumuşuzdur, biliriz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini duymuşuz, dinlemişiz ve kendi kendimize tefekkür etmişizdir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şaşaalı, saltanatlı, debdebeli, haşmetli, ziynetli, süslü bir hayat geçirmedi. Son derece sade bir yaşam sürdü ve eline imkânlar geçtiği halde bile bu sade, basit yaşamını değiştirmedi. İmkânı olmayan bir insanın fakirâne, sade yaşaması normaldir, imkân yok, mecburen öyle yaşıyor. Ama imkânı olan insanların mütevâzı yaşamaya, sade bir hayat sürmeye devam etmesi önemli bir hadise. Peygamber Efendimiz öyle yaşadı. Hasır üstünde yattı, kendisine yumuşak bir yatak hediye eden bir kimsenin yatağını bir gece üzerinde yattıktan sonra ertesi günü teşekkür ederek yatağı geri iade etti.

"Bu yatak beni çok rahatlandırıyor, bu gece çok rahat uyumuşum, gece ibadetine kalkamamışım onun için bunu geri al." dedi.

Sade bir sofrası vardı, aylarca evinden duman tütmezdi, halkın arasında idi. Halktan ayrılmamıştı, kopmamıştı. Evi mescid-i şerîfe bitişik ve sade idi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in evinin o eski hâli maalesef muhafaza edilmemişti, yıkılırken mescit genişletilecek diye bile o eski hâli bilenler, yıkılmasını da istemeyenler ağlamışlardı. Demişlerdi ki:

"Peygamber Efendimiz'in odaları yıkılmasaydı da bunların ne kadar sade olduğunu, ne kadar küçük olduğunu halk ilânihâye bilseydi."

Asırlarca sonra gelenler Peygamber Efendimiz'in evi ve odaları nasıldı, bilselerdi. Nasılmış ebadı Peygamber Efendimiz'in odalarının, eni bir arşın, boyu üç arşın. Bir somya, bir yatak sığacak kadar. Küçük bölmeler hâlindeydi, yemesi, yatması, hareketleri sadeydi, her şeyi ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz sade bir hayat sürdü ve sade bir hayatı tavsiye etti.

Sahâbe-i kirâm da öyleydi. Peygamber Efendimiz'e halife oldular, sonraları devletin başına geçtiler, devletin Beytü'l-mâl'i, hazinesi ellerinin altındaydı. Ona asla el uzatmazlardı ama kendilerinin devletten aldıkları maaş da vardı. Onu dahi ölçülü harcarlardı. Ellerinde imkân olduğu halde sade yaşantılarını mâlî imkânlarına göre değiştirmemişler, lüksleştirmemişlerdi.

Hz. Hafsa validemiz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zevcesi, Hz. Ömer'in kızı radıyallahu anhümâ. Babasının halife, emîrü'l-mü'minîn olduğu sırada sofrasını görüyor. Çok kaba, çok kuru, tatsız tuzsuz yemekler yediğini görünce;

"Artık mâlî imkânlarımız gelişti babacığım, herkesin maaşı var. -Devlet kocaman bir devlet olunca ticarî mallar da daha rahat gelip gidebiliyor. Mâlî imkânları artan insanların da alması, onlardan istifade etmesi mümkün oluyor. - Eskiden yokluk vardı, ticaret, para kısıtlıydı, parası olsa bile mal almak zor idi. Şimdi o durum yok. Biraz daha güzelleştirsen, biraz daha midene rahatlık verecek yiyecekler yesen." diye babasına acıdığı için hatırlatmıştı. Hz. Ömer radıyallahu anh şiddetle reddetmişti.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zevcesisin, onun nasıl yaşadığını biliyorsun. O öyle yaşarken bana bunu nasıl teklif edersin? Ben onların yolundan ayrılmam." dedi.

Öbür ashâb-ı kirâm da öyleydi. Hz. Ali radıyallahu anh Efendimiz aynı şekilde sade hayat sürmüştü. Onların hayat hikâyelerini terceme-i hâllerini okuduğumuz zaman hepsinde bunu görürüz. Abdullah b. Mes'ud vali olmuştu ama Selmân-ı Fârisî vali olmuştu ama durumunu değiştirmemişlerdi, valilik konağına girmemişlerdi. Üzerlerine şaşaalı, gösterişli elbiseler giymemişlerdi.

Bunların hepsinin temelinde bir duygu var. Dünyayı umursamamak, dünyaya değer vermemek, dünyalık dediğimiz mal mülk, ihtişam ve rahatlığı gaye edinmemek. Âhireti istemek, âhirete rağbet etmek, Allah'ın rızasını düşünmek, Allah'ın rızasını kazanmak için çalışmak, geceleri ibadetle, gözyaşı ile ihyâ etmekle, gündüzleri halkın hizmetine koşup çalışmak, hizmet yapmak, hayırlı iş yapmak, başkalarının gönlünü almak ama başkalarının malını mülkünü almamak, başkalarının hakkı olan imkânlar elinin altında olsa bile onu kendi lehine kullanmamak ve sade hayatı devam ettirmek... İşte bunlara zühd, zahidlik deniliyor. Bu dünyada zahid olmak, dünya hayatını çok önemli görmemek, âhiret hayatını önemli görmek, âhiret hayatına çalışmak önemli ve makbul bir duygudur. İşin doğrusu da odur. Çünkü herkes için âhiret daha önemlidir ve mü'min âhirette çok büyük mükâfatlara nâil olacaktır. Kâfir de, suçlu, âsi, mücrim de âhirette çok büyük cezalara çarptırılacaktır. Allahu Teâlâ hazretlerinin bu dünyada emrettiklerini yapmak lazım. Âhiretteki mükâfatlarını kazanmak lazım. Çünkü âhiret dünyanın sonucudur. Âhiret dünyanın tarlasıdır, Allahu Teâlâ hazretleri dünyadaki davranışlarına göre insanlara âhirette muamele edecektir. Mükâfat veya ceza verecektir.

Fe-mâ yükezzibuke be'dü bi'd-dîn. E leysallâhu bi-ahkemi'l-hâkimîn.

Bu mükâfatı inkâr mümkün mü? O mükâfat ve karşılık ve ceza insanın yaptığı işlere göre âhirette karşılığını görmesi inkâr edilir mi?

Bu mutlaka olacak.

E leysallâhu bi-ahkemi'l-hâkimîn. "Allah hâkimlerin en adaletlisi, en hikmetle hükmedicisi değil mi?"

Mutlaka haklı hakkını alacak, haksız cezasını çekecek, zalim ettiğini bulacak. Âhiret önemli, onu inkâr etmek, onu gözden çıkarmak mü'min için mümkün değil. Onun için zühd önemli bir duygudur. Rahmetli, rahmetullahi aleyh Hocamız'ın o güzel isminin bir tanesi de Muhammed Zahid'di. Bu isim konuluyor büyüklerimize, evlatlarımıza. Severek Zahid ismini koyuyoruz.

Dünya önemli değil. Bu dünya hayatı çalışmak içindir. Rahat yeri değildir, âhiret önemli, âhirete rağbet etsin, âhirete çalışsın diye.

Bundan ne hâsıl oluyor?

Böyle bir duygu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'i ve sahâbe-i kirâm rıdvanullahi teâlâ ecmain hazretlerine ve kâmil müslümanları, salih kulları hangi noktaya götürmüş?

Dünyaya önem vermemek hangi noktaya götürmüş?

En belirgin özelliği onların, hayatlarının en çarpıcı, hemen göz önüne gelen tarafı hiç kimsenin hakkına, malına el uzatmamıştır. Adaletle hareket etmeye gayret etmişler. Kimsenin bir zerre hakkını yememeye çalışmışlar. Birisi bu.

Haksız kazanca sırt dönmüşler. Haksız kazancı reddetmişler, önlerine gelse bile ellerinin tersiyle itmişler, sahiplerini azarlamışlar, bu teklifi yapanı haşlamışlar. "Olmaz böyle şey!" demişler. En belirgin özelliği bu. Haram yememek, aç gözlülük yapmamak, başkasının hakkına, malına el uzatmamak.

Zühdün ikinci tezahürü nedir?

Bu birinci, ikinci dediğimiz bizim sıralamamıza göredir. Allah indinde hangisi daha kıymetli Allahu Teâlâ hazretleri bilir. İkinci özelliği de âhirete rağbet edip âhiret için var gücüyle çalışmaktır. Zahid olan insan aynı zamanda âbiddir. Onun için âbid ve zahid kelimesini ekseriyetle beraber kullanırız.

Neden?

Dünya değerli, önemli olduğuna göre o ibadetlerine sadıktır, vefalıdır, devamlıdır. Gece ibadetlerine kalkar, çok kıymetli olan gece ibadetlerini aşk ile şevk ile yapar. Âşıktır. Çünkü böyle hâlisâne yapılan ibadetler insanın kalbini nurlandırıyor. Aşkullahı, muhabbetullahı hâsıl ediyor. Yunus Emre gibi gece gündüz yanan yakılan bir âşık-ı sâdık oluyor, âbid-i zahid olan kimse. Ve yapılan bir şeyden sonra meydana gelen sonuç bu.

Dünyayı sevmeye gelince insan bu hayatı seviyor.

Bu hayattaki imansızların peşinden koştuğu, rağbet ettiği, yağmaladığı, kavgalaştığı şeyleri sevince ne oluyor?

O zaman onları elde etmek için hırsa kapılıyor, hırsa kapılınca, gözünü perde kaplayınca haramları da işliyor, haramları da alıyor. Harama el uzatıyor, çalıyor, çırpıyor. Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfi çok kesin olarak ortada.

er-Râşî ve'l-mürteşî fi'n-nâri.

Rüşvet kelimesinden gelen iki kelime, biz rüşvet diyoruz. Araplar daha ziyade rişvet diye söylerler. Râşî rüşveti veren kimse. Rüşveti yapan kimse. Haksız işini yürütmek, çıkarmak, bitirmek, oldurmak için işin başındaki memuru vazifesini yapmaktan saptırmak, haksızlığa göz yummasını sağlamak için verilen para.

Mürteşî de rüşveti alan kimsedir. Bir insan, bir memur karşısına dikildiği zaman herhangi bir işte, vergi işinde, belediye işlerinde, daha başka bir konuda devletin bir memuru var. Devletin hakkını, milletin her ferdinin hakkını orada temsil ediyor. Onu koruması, kollaması lazım. Onun karşısına çıkıyor ki sen kollama. Milletin hakkını kollama, devletin sana verdiği vazifeyi yapma.

Peki ne yapayım?

Ben senin yan cebine rüşvet koyacağım, para vereceğim sen beni görme, sen benim yaptığım haksızlığa göz yum. Ben bu haksızlığı yapayım, işimi yürüteyim, götüreyim, bitireyim diyor.

Ne yapıyor yani?

Nizamı haleldâr ediyor. Kurulmuş olan güzel adaleti, düzeni kendi lehine kaldırıyor. Kendisi haksızlığı yapacak, kendi işini götürecek.

Karşı taraf niye bu haksızlığa vicdanını bastırıp, vicdanını susturup razı oluyor?

Cebine para, rüşvet konulduğu için.

Böylece ne oluyor?

Toplumdaki bütün kanunlar çiğnenmeye başlıyor, aksıyor ve haklar çiğneniyor, mazlum ve mâsum olan halkın müdafaası yapılmıyor. Zalim olan insanlar halkın parasını, malını, hazineyi, Beytü'l-mâl'i sömürüyor. Halkın menfaatlerini çiğniyor.

Ne oluyor yani?

Âlemin teessüs etmiş olan, güzel nizamı yıkılmış veya surda bir gedik açılmış, sur çatlamış oluyor veyahut havuz gibi düşünelim, havuzun dibi delinmiş oluyor ve sular gidiyor. Bir büyük zarar.

Bu neden oluyor?

Paranın aşkına, hatırına memurun vazifesini yapmaması, haksızlığı görmezlikten gelmesi, haksıza "yap, peki, geç aslanım" demesinden oluyor. Allah bunu sevmiyor.

er-Râşî ve'l-mürteşî fi'n-nâri. "Rüşveti veren ve rüşveti alan, ikisi de cehennemdedir. İkisi de yanacak."

Demek ki ikisi de cehenneme girecek.

O halde mü'min bunu yapar mı? Yapmaz.

Çünkü mü'minin amacı Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek, cehenneme düşmemek. Cehenneme girmek, cehennemde yanmak da insanların iyi tasavvur etmedikleri, tefekkür etmedikleri, güzel idrak eylemedikleri bir ceza.

Cehenneme girmeyi sanki bir istasyondan geçmek gibi yahut bir yere gidip gelmek gibi hafife alıyorlar, kolay sanıyorlar. Hâlbuki insanın kibrit çöpünü biraz elinde tuttuğu zaman, parmağına biraz yaklaştığı zaman ateş, biraz geç attığı zaman parmağının ucunun bile yanması günlerce parmağının acımasına, zonklamasına, su toplayıp kabuğunun soyulmasına sebep oluyor. Bir kibrit yanmasına dayanamayan insan veya bir çocuk günlerce yanıktan dolayı ağlayan bir kimseyi düşünelim. İnsanlar cehennemde ne kadar yanacak, onları düşünmesi lazım. İnanmayınca umursamıyor veyahut gözü dönmüş olunca, dünya sevgisi gözünü kaplamış olunca, bunu güzel duyguları zayıflamış olduğu için umursamıyor. Âhirette cezasını çekecek. Azîzün zü'ntikâm olan Allah cezasını verecek.

Allahu Teâlâ hazretleri  güzel çalışıp hem kulların duasını almayı, minnettarlığını kazanmayı hem de kendisinin rızasını kazanmayı cümlemize nasip eylesin. Hayırlı, verimli, uğurlu, ecirli, sevaplı, faydalı, olumlu bir hayat sürmeyi Allah cümlemize nasip eylesin. Rabbimiz'in huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamızı nasip etsin. Rabbimiz kimsenin, hiçbir kulun hakkını üzerimize geçirmemeyi nasip eylesin. Varsa kul haklarını ödemeyi nasip eylesin ve olanca fırsatları değerlendirerek başka insanlara hayırlı, faydalı işler yapmamızı, arkamızdan hayırlar bırakmayı, sadaka-yı câriyeler, eserler bırakmayı nasip eylesin.

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,

Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.

 

 

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA