04.10.1996 - Müslümanın İlmini Paylaşması, Misafir Ağırlamak

04.10.1996 - Müslümanın İlmini Paylaşması, Misafir Ağırlamak
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri; gününüz hayırlı; ömrünüz uzun; ameliniz makbul olsun. Allah'ın rahmetine erin, iki cihanda aziz olun.
Yunus Emre diyor ki;
Ben gelmedim davi için,
Benim işim sevi için,
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim.
Ben Yunus'un bu dörtlüğünü çok seviyorum ve çok kullanıyorum. Diyor ki; "Ben dünyaya kuru, palavra, iddia için gelmedim. Kibirlilik, çalım satmak için gelmedim. Ben dünyaya sevmek için geldim! Bir de dostum, sevgilim, Rabb'im olan Allah'ın nazargâh-ı ilâhîsi insanların gönlü olduğundan, kalpler olduğundan, ben gönülleri yapmaya geldim. Madem Rabb'im insanın gönlüne bakıyor…"
Gönül Çalab'ın tahtı,
Çalab gönüle bahtı.
dediği gibi…
Yunus Emre şiirlerinde, hayattaki ana gayesinin insanları sevindirmek olduğunu, insanları sevindirmenin Kâbe yapmak gibi güzel olduğunu anlatıyor.
Demek ki bu hadisleri okumuş bilgin bir insan yahut öyle güzel bir muhitte yetişmiş ki o cemiyetin, o toplumun felsefesi, ideali, ülküsü ana fikri insanlara iyilik yapmak! Ne güzel bir toplum olduğunu düşünüp anlayın. Ecdadımızın yaşadığı devirde herkes birbirine iyilik yapmak istiyor.
Size yine böyle hatırınızda kalacak, manzaralı bir menkıbe anlatayım.
Denizli'ye meşhur Arap seyyahı İbn Batuta geldiği zaman onun başından geçmiş tarihî bir olay. Seyyah bunu kitabında yazıyor. Turist değil, seyyah; Seyyah İbn Batuta.
Kendisinin bindiği atı var, arkasında da gezdiği yerlerden, aldığı hediyelerin yüklendiği, eşyalarını taşıyan altı-yedi tane, sekiz-on tane katırlar, atlar, develer var, neler varsa...
Ondördüncü yüzyılda Denizli'ye girmiş, bir kervanın başında geliyor. Denizli'de birisi bunun atının dizginini, yularını tutmuş. Ama tatlı bir şekilde tutmuş. Adam pala bıyıklı, belinde kılıcı var, silahlı filan ama hani sert değil de tatlı bir şekilde tutmuş. O da; "Allah Allah! Bu nedir?.." diye…
Kendisi Arap, Türkçe bilmiyor! Ahali de Türk, kendisinin atını tutan da Türk. Merak ediyor, derken bir başkası gelmiş. O da atın dizginini öbür taraftan tutmuş. Bu ikisi birbiriyle konuşmaya, münakaşa etmeye başlamışlar. İbn Batuta'nın ödü patlamış. "Öyle silahlı bir şehre geldim ki bunlar beni alacaklar, hapsedecekler, elimden mallarım gidecek mi acaba?! Bunlar birbirleriyle niye münakaşa ediyorlar?" diye İbn Batuta telaşlanmış.
Hâlbuki işin aslı neymiş?
Bu gelenin yabancı olduğunu, misafir olduğunu anlayan ilki üzengiye, dizgine, atın yularına yapışmış. Artık İbn Batuta yuları, atı şuraya gitsin buraya gitsin, diye sağa sola kullanamıyor. Adam çekecek, İbn Batuta'yı atıyla bir yere götürecek.
Nereye götürmek istiyor?
Kendi tekkelerine götürmek istiyormuş. Orada misafir edelim, bu misafir bizim şehrimize geldi, bizim tekkemizde misafir olsun, diye düşünüyormuş. Öbür şahıs da o sırada gelmiş, bu vaziyeti görmüş. O da dizginin, yuların öbür tarafından tutmuş.
Niçin ikinci şahıs gelmiş?
O da, ötekisine diyormuş ki;
"Ya ayıp, bu misafir bizim bölgemizde, bizim tekkemiz daha yakın. Sen şimdi bu güzel misafiri, tanrı misafirini alacaksın, kendi tekkene götüreceksin. Bu bize hakaret olur, ayıp olur. Bizim mıntıkamızdaki misafir bize gelmeli!.."
Onun münakaşasını yapıyorlarmış.
O devirde otel, motel vs. gibi insanların parasına dayalı şeyler değil de insanları Allah rızası için misafir eden müesseselerimiz var. Bizim medeniyetimizin medâr-ı iftihârı olan, iftihar etmemize sebep olacak güzel şeyler. Yolcuları barındırıyor, yediriyor, içiriyor, atına bakıyor; bedava, para da almıyor. Ondan sonra da hediyeler verip uğurluyor. Öyle karşılamışlar.
Bunları niçin yapıyorlar?
Yunus Emre niçin o şiirleri söylüyor?
Allah'ın sevgisini, rızasını kazanmak için ama biliyorlar ki bir insanı sevindirmenin bir misafire hizmet etmenin, bir garibanın gönlünü almanın arkasında çok büyük sevaplar var.
Size bir de bu hususta hadîs-i şerîf okuyayım:
Mâ min sadakatin yetesaddaku bihâ raculün alâ ehîhi efdale min ilmin yuallimuhû iyyâhu. "Bir adamın, bir kişinin, bir müslümanın bir mü'min kardeşine verdiği sadakalardan, ona öğrettiği ilimlerden daha faziletli, üstün, daha kıymetli bir sadaka olamaz. Ona öğrettiği ilim, ona verebileceği sadakaların en kıymetlisidir!"
İlim öğretmek de bir sadakadır ve sadakaların en kıymetlisidir.
Biz; cuma günüdür, hayır yapalım diye kesemizi açarız, bir sevdiğimiz kimseye, tanıdığımız bir fakire veya mahallemizdeki yoksul bir kimseye ya da tanımadığımız kimseye sadaka veririz ya… Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz; "Sadakaların en üstünü en faziletlisi müslümanın bildiği güzel bir bilgiyi, ilmi götürüp bir başka müslüman kardeşine öğretmesidir!" diyor.
Demek ki çok sevapmış. Bunu anlatın. Duydunuz. Duyduğunuz bu güzel hadîs-i şerîfi, siz de bunu etrafınızdaki kardeşlerinize anlatın. İslâm ne kadar güzelmiş, bilsin.
Mü'minin mantığı nedir, zihniyeti nasıldır? Mü'min, müslüman bir insan nasıl hareket eder?
Hepiniz biliyorsunuz, Anadolu halkı misafirperverdir. Tamam, hakikaten biliyoruz. Ayran ikram ederler, "Buyur." derler…
Ben çok gezen bir kardeşinizim. Davet ediliyoruz da ondan geziyoruz; vazife var, onun için geziyoruz.
Tanıdığımız tanımadığımız yerlerde duruyoruz; namaz vakti oluyor, ihtiyaç molası veriyoruz. Her yerde tanımadığımız insanlar dahi bize "Hoş geldin Hocam." diyorlar, "Nasılsınız? Buyurun bizim eve gidelim…" diyorlar. Daha namazı kılmışız, hiç tanışmadığımız insan "Allah kabul etsin!" diyor, bizimle musafaha ediyor.
Bizde musafaha iki elle; kardeşimizin iki elini tutarak, ellerin yönü biraz daha yukarı doğru, daha candan daha samimi bir şekilde… Ona musafaha diyoruz ya, öyle tutuyorlar. "Hocam, hoş geldin! Yolculuk nereden nereye?.." diyor; biz de diyoruz ki; "İstanbul'dan Ankara'ya gidiyoruz, Ankara'dan Adana'ya gidiyoruz…"
"Buyurun bizim eve, fakirhâneyi şereflendirin. Bir yemek yiyelim de öyle…" filan diyor.
Bu misafirperverlik var. Bu, halkımızda âdet. Siz de bunu biliyorsunuz.
Siz de zaten misafirperversiniz ama bunun kökeni ne?
İşte, kökeni İslâm!
İslâm terbiyesi almışız ve bu asırlardan beri devam ediyor. Ta Orta Asyalar'da müslümanların İslâm'la karşılaştığı zamanlardan itibaren bizim dedelerimiz İslâm'ı en iyi öğrenmişler, en derinden öğrenmişler; dinî ilimlerde en derin, bilimsel değeri en yüksek ihtisas kitaplarını bizim dedelerimiz yazmış.
İslâmiyet Arabistan'da neşet etmiş ama dinî ilimlerin kaynağı bakıyorsunuz Orta Asya, bakıyorsunuz Hindistan... O kadar muazzam çalışmalar yapmışlar, o kadar güzel, o kadar kıymetli eserler vermişler ki…
Mesela ben Hindistan'a hayranım! Hindistan'da, Pakistan'daki bölgelerde çok büyük alimler yetişmiş, çok muhteşem eserler yazılmış. Mesela Fetavâ-yı Hindiyye.
Fetava-yı Âlem-giriyye deniliyor. Kenzü'l-ummal isimli muhteşem hadis kitabı vs.
1. Orta Asya'daki hadis alimlerinin eserleri ile İslâm'ı çok iyi öğrenmişler.
2. İslâm'ı yaymak için çok çalışmışlar.
3. Halkımızı çok iyi müslüman etmişler.
4. İslâm'ın ahkâmını halkımıza âdet haline getirmişler.
Onun için halkımız doğruluğu dürüstlüğü, mertliği sever, misafirperverliği sever, cömertliği sever vs. Bunların hepsinin kökeninde İslâm var. İslâm olmayan yerlere baktığımız zaman bunların olmadığını görüyorsunuz.
Sevgili kardeşlerim!
Demek ki İslâm bizim her şeyimiz! Bunu iyi bilelim.
Âyet okuyun, hadis okuyun, dinimizi öğrenin, uygulayın; insanları sevindirin… İslâm'ın ne kadar güzel olduğunu herkes görsün. Siz de İslâm'ın güzelliklerinden istifade edin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
04.11.1994 -
İbadetlerin Hem Zahiri
04.10.1996 -
Cennetteki Arazileri İbadetle
