05.09.1997 - Tasavvufun Çeşitli Yolları

05.09.1997 - Tasavvufun Çeşitli Yolları
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Evliyâullah, büyük alimler, büyük mutasavvıflar tasavvuf denilen güzel ahlâk yolunun, cennet yolunun, evliyâlık yolunun çeşitli tariflerini yapmış. Bunları kitaplarının başında toplamışlar.
Tasavvuf hakkında bilgi veren bir kitabı aldığınızda mutlaka bilin ki başında birinci bölümü "Tasavvuf nedir? Tasavvufun tarifi nasıldır?" gibi bir şeyle başlar.
Tasavvufun çeşitli tarifleri var. Bu, Mevlânâ'nın yolu, bu Yunus'un yolu. Bu, mübareklerin hâli. Tarihteki herkesin kalbini kazanmış insanlar bu yolda gitmişler.
Nedir bu tasavvuf yolu?
Büyüklerden bir tanesi şöyle tarif etmiş:
Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır.
Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.
Bakın ne kadar güzel; hem şiir hem de ne kadar fedakârlık ifade ediyor, ne kadar diğerbînlik ifade ediyor. Ne kadar asil bir duygu.
"Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır."
Tasavvufta dostluk var, yar olmak var, dost olmak var, sevmek var, arkadaş olmak var, komşu olmak var, yâr olmak var; ama bâr olmak yok!
Bâr ne demek?
Farsça'da "yük" demek.
Mesela bâr-ı girân diyoruz; eski şiirlerde geçer. Bâr-ı girân, "ağır yük" demek.
Yâr olmak var, bâr olmak yok. Bir insan mutasavvıfsa, dervişse, tasavvuf ahlâkını kazanmışsa, tasavvuf terbiyesini almışsa, yük olmayacak. Başkasının sırtından geçirmeye kalkışmayacak, başkasını sömürmeyecek. Başkasının menfaatini sömürmeye kalkmayacak. Parazit olmayacak, yük olmayacak. Aksine başkasına fayda verecek.
Tasavvuftaki bu anlayış nerden çıkmış?
Bu tasavvuf da nereden çıkmış?
Bazıları diyor ki;
"Peygamber Efendimiz zamanında tasavvuf var mıydı?"
Vardı tabi!
Bakın bu hadîs-i şerîf, mutasavvıfların kaynağı. Mutasavvıflar onun için "yâr olup, bâr olmamayı" düşünmüşler.
"Sizden biriniz, bir müslüman kardeşine faydalı olmaya güç yetirebiliyorsa faydalı olsun."
İşte Peygamber Efendimiz faydalı olmayı tavsiye ediyor.
Demek ki hadîs-i şerîfte tasavvuf var, Kur'ân-ı Kerîm'de tasavvuf var, İslâm'da tasavvuf var ki bu hadîs-i şerîfin uygulaması mutasavvıfta; "yâr olup, bâr olmamak" diye tezâhür etmiş.
Tekke yapmış, aş çıkarıyor, fakirler yiyor. Fakirler yiyor da; yiyen sofraya oturuyor, yiyor, doyuyor, "elhamdülillah" diyor da, "bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye hiç düşünmüyor. Halbuki sen dışarıda bir yere git de, bir öğün yemeği bedava ye. Yiyemezsin, vermez, parasını ister. Yersen garson başına dikilir, "şu kadar para" der, bir fatura getirir.
Bu karşılıksız vermek nereden?
Tasavvuftan.
Halbuki veriyor, daima faydalı oluyor, yük olmamayı amaçlıyor.
Nice nice büyük zenginler var, milyoner, milyarder... Yoksulları evlendiriyor, gelinlerin çeyizlerini hazırlıyor. Fakirlere iş sahası buluyor. Dükkanından metrelerle kumaşlar, her gelene üçer metre beşer metre veriliyor. Her türlü hayır yapılıyor.
Bunları hiç nazar-ı dikkate almıyor da, "Falanca adam şöyle etmiş, filanca adam böyle etmiş." diye iki tane uydurma misali alıp, mübarek tasavvuf yoluna, takvâ yoluna, ihsan yoluna, iman yoluna, ihlâs yoluna çatıyor.
"Tasavvuf yâr olup, bâr olmamaktır."
Dost olacak, yük olmayacak. Aksine kendisi kesesinin ağzını açacak, yardımcı olacak, faydalı olacak. Eğer parası yoksa bedenen hizmet edecek. O da beden cömertliği.
Cömertlik üç çeşit diyor büyüklerimiz:
1.Mal cömertliği.
Malın vardır, götürürsün fukaraya verirsin.
"Aferin, bak şu kadar çuval verdi, şu kadar paralar, milyonlar verdi. Falanca aile fakirdi de zenginin birisi geldi, onlara mütevazı bir ev alıverdi.
"Otur burada kardeşim, bize de dua et." dedi.
Ha, bak mal cömertliği.
2.Ten cömertliği.
Adamın parası pulu yoktur da hizmet ehlidir. Yoksuldur ama İslâm'a öyle güzel hizmet eder ki veya evliyâullaha, büyüklere, mübareklere, hastalara öyle güzel hizmet eder ki aklın durur. Hayran olursun; "bak, maşaallah ne kadar güzel hizmet etti." dersin.
Mesela ihvanımızdan bazıları bizim rahmetli valide hanıma yıllarca Allah rızası için ne kadar güzel hizmetler ettiler. Baktılar, yıkadılar. Duasını aldılar, sevap kazandılar.
Demek ki bazen de hizmet, vücutla koşuşturmak da bir çeşit cömertlik. Buna da "ten cömertliği" deniliyor. Mal cömertliği, ten cömertliği. Vücudunu hizmete vakfediyor, koşuşturuyor. Çarşıdan, pazardan alıyor veya ortalığı silip süpürüyor veya bir işi görüyor. İş görecek, koşturacak insana da ihtiyaç var.
"Buraya bir hoca gönder hocam!" dediler bana.
"Tamam." dedim, "Yaşlı bir kimse göndereyim."
"Aman hocam, çok da yaşlı olmasın, koşturacak kimse de lazım. Koşturacak kadar da canlı olsun!" dediler.
Demek ki ten cömertliği de gerekli. Birinci cömertlik mal cömertliği, ikinci cömertlik ten cömertliği.
3.En yüksek cömertlik, can cömertliğidir.
Şehitlerin cömertliği. Şehit Allah yoluna canını veriyor, en kıymetli varlığını, canını veriyor. Bir gül bahçesine girercesine savaşa giriyor, al kanlara boyanıyor. Ondan sonra yerlere yatıyor, ruhu cennete uçuyor. İlk damlası yere damlarken cennetteki makamı gösteriliyor, cennetlik oluyor. Gülerek gidiyor, gül bahçesine girercesine âhirete gidiyor; o da can cömertliği
İman etmeyen kaçar. İman etmeyen askerden kaçıyor, kaytarıyor. Kendisini hasta gösteriyor, çaresini buluyor. Rüşvet veriyor, allem ediyor kallem ediyor, sahte rapor alıyor. Ama mü'min insan canını vermeye koşturuyor. "Allah yolunda cihada gidiyorum." diye severek gidiyor. O da can cömertliği.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ hazretleri âhirette onları çok memnun ediyor. İmanlı olanlar bunların kıymetini anlar. İmanlı olmayan anlamıyor ve çatıyor. İslâm'a çatıyor, imana çatıyor, müslümana çatıyor. İslâm'ı söndürmeye çalışıyor, imanı söndürmeye çalışıyor.
Bu neye benzer?
Aydınlık bir yerde, yeri karanlık hâle getirmek için ışığı söndürmeye benzer. Kışın yanan, ısıtan bir kaynağı söndürüp herkesi dondurmaya benzer. Yağmuru engellemeye benzer. Yağsa ortalık yeşerecek, yağmayınca kuraklık oluyor. Bitkiler sararıyor, hayvanlar susuzluktan ölüyor. Kimisi Allah için çalışıyor, kimisi de şeytanın hizmetinde. Allah şerlilerin şerrinden korusun.
İkinci hadîs-i şerîf yine Müslim'in rivayeti. İmam Müslim, hadis alimi, Sahih-i Müslim'de yazmış.
Men delle alâ hayrin felehû mislü ecri fâilih.
Birinci hadîs-i şerîfle biraz da irtibatlı.
"Kim bir hayrı işlemeye kılavuzluk ederse, vesile olursa, sebep olursa, yol gösterirse; felehû mislü ecri fâilih, o hayrı bizzat yapan kimsenin kazandığı sevap kadar, vesile olana da sevap verilir."
Çünkü delâlet etti, kılavuz oldu; o da sevap kazanır.
Demek ki insan doğrudan doğruya kendisi hayır yapamasa bile birisini o hayrı yapmaya teşvik eder, o hayrı gösterirse; "Bak burada bir hayır var, bunu yapsan çok sevap kazanırsın kardeşim!" derse; ötekisi de o işi yaparsa, bu beriki söyleyen insan da aynı sevabı alıyor.
Demek ki insan diliyle bile sevap kazanabilir. Diyelim ki bir semtin ahalisi bir cami yaptırmak istiyor. Gecekondu muhiti, civarda bir cami yok, zavallılar camisizliğin sıkıntısını çekiyorlar. Birisi bir zengine geliyor, diyor ki;
"Bizim mahallede cami yok efendim, siz hayır hasenât sahibisiniz, lütfetseniz de bir yeri cami yapıverseniz!" diyor.
Zengin de;
"Peki kardeşim, hay Allah razı olsun, memnun oldum. Göreyim bakayım mahallenizi." diyor.
Kalkıyor, gidiyor:
"Tamam, şurası uygundur."
Oraya bir cami yapıveriyor. Tabi camiyi yapan sevabı alıyor ama "cami yapılsın" diye vesile olan da sevap alıyor.
Bizim Ankara'da oturduğumuz semt Merkez Bankası Evleri'ydi. Mimar her şeyi düşünmüş. Merkez Bankası memurları için kooperatif kurmuşlar. Dönümlerce araziyi temin etmişler. Evler yapılmış, bahçeli bahçeli villalar, güzel güzel planlar yapılmış, uygulanmış. Köşesinde dinlenme parkı var. Çarşı, pazar yeri var, çeşit çeşit dükkanlar U harfi şeklinde sıralanmış. Sinema yeri var, sığınak yeri var. Biz oraya gittik. Her şeyi var, camisi yok, cami yeri yok! Mimar; "Bu adamlar için bu aileler için ibadet yeri lazım." diye düşünmemiş. Yer yok.
Sonunda orada bir cami oldu. Evlerden bir tanesini aldık. Kocaman, güzel bir cami oldu. Vesile olanlardan Allah razı olsun.
Ne oldu şimdi?
Camiyi yapanlar da vesile olanlar da sevabı kazandılar. Eğer mimar oraya bir cami yeri koysaydı, başkaları delâlet etseydi, onlar sevap alacaklardı. Onlar yapmadılar, sonradan gelenler yaptılar, sevabı onlar aldılar.
Mesela diyelim ki fakir bir kimsenin mahallesinde çok yoksul birisi var. Bir zengine gidiyor, diyor ki;
"Bizim mahallede bir fakir aile var, açlıktan ölüyor. Benim param yok, yardım edemiyorum, siz yardım eder misiniz?"
"Göster onu bakalım, hangi evde oturuyormuş?"
Zengin, arabasına atlıyor, gidiyor. Pirinçler, etler, kavurmalar, sucuklar, pastırmalar dolduruyor, o eve götürüyor, hemen hepsini boşaltıyor. Evde bir şenlik, bir bayram, bir sevinç. Elhamdülillah çoluk çocuğun yüzü gülüyor. Kimisi sucuğa sarılıyor, kimisi pastırmaya. Memnun oluyorlar. Şimdi bu zengin epeyce bir sevap kazandı, tamam.
Ama bu sevaba delâlet eden kim?
Onu söyleyen falanca şahıs...
"Hayra delâlet eden de onu işleyen kadar sevap alır." diyor Peygamber Efendimiz.
Demek ki maddî imkânımız olmasa kendimiz yapamasak bile hayırların yapılmasına kılavuz olmalıyız, delâlet etmeliyiz, vesile olmalıyız, yol göstermeliyiz; bu da sevap.
Bu en çok yöneticilerin kulak vermesi gereken bir hadîs-i şerîftir.
Mesela bir insan büyük bir makama geliyor, mevkiye geliyor, yüksek bir dereceye çıkıyor. O makamın kendisine sağladığı birçok imkân var. O imkânları hayra kullanır da birçok hayrın yapılmasına vesile olursa sevap alır. Makamına dayanarak birçok hayrın yapılmasını engellerse o zaman da pek çok günah yüklenir. Allah aklını başına toplamayı nasip etsin. Bütün insanlara hayırlı işler yapmasını nasip etsin.
Bazısı hayrı yapmıyor, aksine hayrı engelliyor, çelmeliyor.
Neden?
Allah bazı insanlara iyilik yapmayı nasip etmiyor. Yüzü kara olduğundan, Allah'ın sevmediği kul olduğundan, şeytanın esiri olduğundan Allah ona hidayet vermiyor.
Vallâhu lâ yehdi'l-kavme'z-zâlimîn. "Allah zalimlere hidayet vermez."
Zalim olduğundan hidayet vermiyor, o da hayırlı işi yapamıyor. Allah o duruma düşürmesin.
Onun için siz cahillerin sözlerine aldırmayın. Kur'an'a sımsıkı sarılın, sünnet-i seniyyeyi öğrenin ki neyin doğru, neyin eğri olduğunu ancak o zaman fark edebilirsiniz. Tasavvufun hakikatini sezersiniz, takvâyı anlarsınız, mârifetullaha erersiniz. Aşkullah, muhabbetullah, Allah sevgisi, Allah aşkı gönlünüze yerleşir de o zaman evliyâ olursunuz.
Allah sizi evliyâ eylesin. Cennetiyle, cemâliyle, sevdikleriyle haşreylesin. Sevdiklerinizi de sizin yanınızdan eksik etmesin. Çoluk çocuğunuzla, ana babanızla, dost ve akrabalarınızla beraber; cennetiyle, cemâliyle müşerref eylesin, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
05.09.1997 -
Yardımlaşmak, 3 Çeşit
05.09.1997 -
Hayra Vesile Olmak,
