06.01.1985 - Hadis Nakletmenin İnceliği, İbrahim Ethem Hz., Sen Dünyaya Niye Geldin

06.01.1985 - Hadis Nakletmenin İnceliği, İbrahim Ethem Hz., Sen Dünyaya Niye Geldin
Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salatu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd.
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umuri muhdesâtuha ve külle mühdesin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalaletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehu kâl:
Men haddese annî mâ lem ekul ev kassara annî şey'en emertü bihî fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr.
Sadaka Resûlullah ve eûzu billah.
Bu hadîs-i şerîf, hadis nakli ile ilgili. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
Men haddese annî mâ lem ekul. "Her kim ki benim söylemediğim bir sözü benden sanki söylemişim gibi naklederse…"
Söylemedim öyle bir şey, uyduruyor. Kim benden benim söylemediğim bir sözü uydurma olarak naklederse…
Ev kassara annî şey'en emertü bihî. "Benim emretmiş olduğum şeyden bir şeyi kısar, benim söylemiş olduğum bir şeyi eksik söyler, saklarsa…" Fe'lyetebevve' beyten fi'n-nâr. "Cehennemde kendisine ateşten bir ev edinir."
Kendisini hazırlasın, gideceği yer orası. Böyle yapmakla hazırlıyor demek…
İşte bu hadîs-i şerîfler ve buna benzer tavsiyeler bizim ulemâmızı tir tir titretmiştir. Onun için öyle kimseler var ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in meclisinde bulunmuş, hadisini dinlemiş ama "ya eksik söylersem, ya biraz hatalı olursa" diye ömrünün sonuna kadar kendisini tutmuş, söylememiş.
İki ateş arasında; söylese yanlış olsa cehenneme girecek, söylemese söylememek hakkında da hadîs-i şerîf var…
"Her kim ki yanında bir ilim, bilgi bulunur da onu ketmederse cehennemde ateşten gemlerle ağzı gemlenir."
Söylemedi, o ilmi başkasına öğretmedi, nakletmedi. Atın nasıl ağzına dizginlemek için gem vuruluyor. Ama cehennemde her şey ateşten… Ateşten gemlerle ağzı gemlenir. "Niye gizledin, niye söylemedin, o ilmi niye insancıklara öğretmedin, niye sende kaldı da seninle beraber mezara götürdün?" diye.
Öyle de ceza var.
Haydi bakalım, buyur! Ölümlerden ölüm beğen. Söylemese bir türlü, söylese bir türlü…
Müslümancıklar ne yapar?
Allah korkusundan yüreği titreye titreye Resûlullah ne söylemişse söylediğini can kulağıyla dinler. Resûlullah'ın -sallallahu aleyhi ve sellem- sözünü can kulağıyla nakleder, can kulağıyla rivayet eder.
İşte bu korkudan çok güzel bir şey hasıl olmuştur; hadis ilmi.
Hadîs-i şerîfler ciltlerle, kitaplarla bize kadar gelmiştir.
Ashâb-ı kirâm, Resûlullah'ı başlarının üstünde bir kuş konmuş da kıpırdasalar uçacakmış gibi dikkatle dinlerdi. Tarife bakın;
"Biz Resûlullah'ı böyle dinlerdik." diyor.
Şu tariften güzel bir tarif olur mu?
İnsanın başına bir kuş konsa... Kıpırdasa ürkek kuş kaçacak ama korkuluk gibi… Nefes alırken bile canlı olduğunu belli etmeyecek, nefesi kesilmiş bir tarzda, o kadar candan, kendisini öyle vermiş dinliyor ki kuş geliyor, konuyor… Sanki korkuluk gibi… Kıpırdasa kuş "pır" diye uçup kaçacak ama hiç kıpırdamazlarmış. Resûlullah'ı can kulağıyla dinleyip can kulağıyla anlayıp can diliyle söylerlermiş. Bu hadisler bize öyle gelmiş.
Biz de öyle dinleyelim. Öyle dinleyince hayrı, bereketi çok olur. Resûlullah şöyle buyurmuş deyip de filanca adamın sözünü karıştırmayın. Hz. Ali Efendimiz, Ebû Bekir Efendimiz, evliyâullahtan filanca söylemiş olabilir; sakın "Ben bir hadis işittim." demeyin. Söylediğiniz sözün hadis olup olmadığını bilin. Resûlullah'ın hadisini can kulağıyla dinleyin, kelimesine dikkat edin.
Bir baba evladına, "Oğlum, git çarşıdan çorbalık pirinç al." dese, gidip pilavlık pirinç alsa olur mu?
Olmaz.
"E baba pirinç al dedin ya…"
"Evladım, pirinç al dedim ama çorbalık al dedim. Bu pilavlık pirinç, çorbaya gelmez. Kırık pirinç olacak, çorbaya ötekisi gelir, o lazım! Sana çorbalık pirinç dedim."
"Ben ona dikkat etmemişim."
Öyle olmaz!
Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfini bir pirinci almayı dinlerken dinlediğimizden daha dikkatli dinleyeceğiz. Dünya işi olduğu zaman çorbalık pirinç mi, pilavlık pirinç mi, persani mi, maratelli mi dedi; hepsini güzel ayırt ediyoruz da bu âhiret işi. Yanlış söylersek cehennem var! Hadîs-i şerîfte gelecek, güzel söylersek de Allah alimlerle beraber haşredecek.
Peygamber Efendimiz'in mübarek hadislerinden kırk tane hadis bilse de ümmete naklediverse;
"Gel bakalım. Sen alim değilsin ama kırk tane hadis rivayet ettin. O hadislerin bereketine ulemânın şerefli mevkiinde sen de onlarla beraber bulun." diye mahşer yerinde alimlerle haşrolunacak.
Onun için can kulağıyla, dediğini tutmak üzere dinleyelim, ciddiyetini bilelim.
Daha önce ki derslerde söyledim. Eski hadis râvileri hadisi nasıl dikkatle dinlerler, nasıl alırlar, nasıl yazarlarmış.
"Bir zât, bir zâttan hadis naklediliyor." diye duyunca diyar diyar dolaşırlardı.
Sen buradan kalkıp Kars'a birisine bir şey sormaya gider misin?
"Gitmem, çok uzak yol. Dünyanın parası gitmem. Ama onlar Kars'a değil, Horasan'dan Irak'a, Irak'tan Hicaz'a, Yemen'e, Yemen'den Mağrip'e giderlerdi. Bir hadis aşkına…
Onlardan bir tanesi vefat etmiş de arkadaşı rüyada görmüş;
"Sana Mevlâ ne muamele eyledi” demiş.
"Beni mağfiret etti Rabbim." diyor.
"Neyle?" diye soruyor;
"Hadisleri toplamak için yaptığım seyahatler bereketiyle…"
Öyle giderlerdi. "Filanca adam hadis rivayet ediyormuş." diye duyunca giderler, ondan dinlerler, yazarlar, hadîs-i şerîfi öğrenirlerdi. Öyle titizlerdi.
Allah bizi böyle ciddi, titiz, dininin aslını güzel öğrenenlerden eylesin.
Men harese leyleten alâ sâhili'l-bahri kâne efdale min ibâdeti racülin fî ehlihî elfe senetin. Ves-senetü selâsü mietin ve sittûne yevmen külle yevmin elfe senetin.
Geçen gün İbrahim b. Ethem kaddesallahu sırrahu'l-aziz hazretlerinin hayatını okuyordum.
Biliyorsunuz, İmâm-ı Âzam'ın muasırı, çok eskiden yaşamış Allah’in bir velî kulu.
Padişahlığı bırakmış ama neden bırakmış?
Allah sevmiş de O’na işaret etmiş, Hızır aleyhisselam'ı göndermiş.
Rivayetlere göre, atlas döşeklerin içinde yatarken sarayının çatısında yukarıdan tangırtı duymuş, kızmış. Yahu padişahın yatak odasının üstünde geceleyin dolaşılır mı? Padişah uyumaya çekilmiş yukarıda damda birisi gürültü yapıyor. Camı açmış, hışımla;
"Ne arıyorsun yukarıda?" diye bağırmış. Yukarıdan bir ses;
"Devemi kaybettim, onu arıyorum." demiş.
Çatıda, kiremitlerin arasında, sarayın üstüne deve çıkabilir mi? Orada deve aranır mı?
Demiş ki;
"Adam! Sen deli misin? Sarayın damına deve çıkar mı? Deve damda aranır mı?"
Zaten O da o cevabı bekliyor. Yapıştırmış;
"Peki, atlas döşeklerin içinde Allah celle celâlüh aranır da bulunur mu?"
Aklı allak bullak olmuş.
"Gidin şu adamı bulun, bana getirin." demiş.
Adamı bulamamışlar. Ertesi gün divan kurulmuş ama keyfi yok. Gece uykusu kaçtı, aklına da bir şey girdi, zihnini burgu gibi oyuyor.
"Atlas döşeklerin içinde Allah aranır mı? Dünya nimeti, lezzeti arasında Allah aranır da bulunur mu?"
Zihnini kurcalayıp duruyor.
Padişah, vezirler, komutanlar, bekçiler salonda duruyor. Salonun kapısı var, kapısında da bekçiler duruyor. Sarayın da kapısı var ama bir heybetli adam gelmiş, yürümüş, kimse "dur" diyememiş. Herkesin eli kolu bağlanmış, bir hal olmuş. Yürümüş, içeri kadar gelmiş. Padişahın toplantı yaptığı salona kim girebilir? Girmiş! Rap rap girince herkes dönmüş bakmış;
"Bu adam kimdir? Nereden geliyor? Pervasız bir kimse…"
Sakallı, heybetli bir zât-ı muhterem geçmiş, bir kenara oturmuş. Otur filan demeden oturmuş.
"Efendi! Sen ne arıyorsun burada?" demişler.
"Hiç! Yolcuyum, dinlenmeye geldim. Burası kervansaray, han değil mi?" demiş.
İbrahim b. Ethem;
"Be adam! Sen deli misin? Burası benim sarayım." demiş.
"Senin sarayın mı?"
"Benim sarayım."
"Peki, senden önce kimindi?"
"Babamındı."
"Babandan önce kimindi?"
"Dedemindi."
"Yahu, peki dedenden önce kimindi?"
"Büyük dedemindi."
"Peki, onlar nereye gittiler?"
"Âhirete gittiler."
"Peki, birisinin gelip konduğu biraz sonra kalkıp gittiği yere kervansaray demezler de ne derler?"
Yürümüş, gitmiş… "Tutun, durdurun." falan demeye kalmadan, kimsenin gücü yetmeden -tutulmuş kalmışlar- yürümüş gitmiş.
İçine bu sefer bir başka yangın düşmüş. Demiş ki;
"Artık toplantı yapamayacağız. Bugün biraz kırlara çıkalım da temiz hava alalım, avlanalım."
Elini şaplatmış; hizmetçiler, "Buyurun efendimiz!" diye gelmişler.
"Hazırlayın atları, ava gidelim. Keyfimiz kaçtı."
Ava gitmiş. At sürerken, kulağına ses geliyormuş;
İntebih, intebih, intebih…
Arapça, "uyan" demek. Uyan uyan uyan. Uyanık, atın üstünde ama o uyanıklık başka uyanıklık.
Hz. Ali Efendimiz buyurmuş ki:
En-nasü niyâmun ve izâ mâtu intebehû. "İnsanlar hep uykudadır, öldükleri zaman uyanacaklar."
Biz şimdi uykuda mıyız?
Eğer hayatın esrârını göremediysen, şu hayatın fâniliğini anlayamadıysan, bir gün gelip de o kara toprağa düşeceğini düşünemiyorsan, ondan sonraki âhiret hayatı için şimdiden hazırlık yapamıyorsan; uyuyorsun.
"Hocam! Gözlerim manda gözü gibi açık!"
O gözlerin açıklığının kıymeti yok. Akıl, ilerideki tehlikelere karşı insanı korumaya sevk eder.
Korunuyor musun?
"Ne korunması?"
Cehennem ateşi var. Yolunun üstünde cehennem ateşi var. O ateşin yakıtı da benzin, gaz, fuel oil, kömür, odun değil; insanlar ve taşlar. Allah'a âsi olanların ceza görecekleri yer.
Korkmaz mısın? Hazırlanmaz mısın? O tehlike hazırlanmaya değmez mi?
"Hocam! Belki olacak ama çok uzakta."
Küllü âtin karîbun. "Her gelecek yakındır."
Şıp diye geliverir.
Kaç yaş yaşadın?
"45, 48 filan."
Ne anladın?
"Hocam! Laf aramızda hiçbir şey anlamadım. Geldi geçti şu benim ömrüm, rüzgâr esmiş gibi. Geldi geçti, anlayamadım. Bir ara çocuktum, bir de baktım evlenmiş, çoluk çocuğa karışmışım. Bir de baktım belim ağrıyor, dizim tutmuyor. Ben bu hayattan hiçbir şey anlamadım."
Sen anlayamazsın tabi. Nuh aleyhisselam 950 sene yaşamış, o bile fâni… O da gelip geçmiş. Bir şekilde kimse kalmamış. Akıllı insan ileriye göre tedbir alır.
"Göreyim de öyle tedbir alayım."
O zaman iş işten geçer. Derler ya herkesin o zaman aklı başına gelir ama iş işten geçer. O zaman çare yok! Gördüğün zaman pişmanlık var. Göreceksin; "Tüh! Yanlış oldu, yanlış yapmışım." Telafi imkânı yok. Hayat elden gitti, öldün, âhirete göçtün. Orada gördün ama…
Şerrü'n-nedâmeti yevme'l-kıyâmeti. "Pişmanlıkların en fenası kıyamet gününde duyulan pişmanlıktır."
Pişman oldun ama çok geç oldu.
Allah'a hamd ü senâlar olsun. Çok şükür yâ Rabbi; bize bu tehlikeleri önceden haber veren bir haberci gönderdin. Yâ Rabbi! Çok şükür. Ya biz bilmeseydik de ölünce orada birden karşılaşsaydık. Elhamdülillah ki bize Peygamber Efendimiz'i gönderdin. Beşîr ve nezîr olarak, "şu tehlikeler var" diye bize bildirdi; hadislerinden okuyoruz. "Şu mükâfatlar var" diye onları da bildirdi. Onlar için de yüreğimiz hoplayıp duruyor, "Ah cennetine girsem, cemalini görsem, Resûlullah'a komşu olsam." diye heves edip duruyoruz.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi gözleri açıklardan eylesin.
Bütün bu lafları nereden açtık hatırlayalım. İbrahim Ethem isimli padişaha, avcılıkta "uyan" diyorlar. Yine uyanmamış da bir geyiğin peşine takılmış. Geyik kaçmış o kovalamış, o kaçmış o kovalamış… Bir yere gelince geyik durmuş, dönmüş, "pervasız" demiş;
E li zâlike hulikte em bi-zâlike ümirte. "Sen bu iş için mi yaratıldın yoksa sana hayatta bu mu emredildi?"
"Hocam! Geyik konuşur mu?"
Konuşmaz, senin kadar ben de biliyorum. Belki kendi aralarında konuşuyorlar da benim anladığım dilden konuşmuyor. Ama Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruyor ki; "Eller, ayaklar, deriler aleyhte insana şahitlik edecek."
Yevme teşhedü aleyhim elsinetühüm.
Âyet-i kerîmede, bütün âzâlaramız bizim aleyhimizde konuşacaklar, şahadet edecekler diye bildirmiyor mu?
Bildiriyor.
Sübhanallah! Bu eli, ayağı, dili, deriyi konuşturan Allah dilerse oradan ses duyurur.
Peygamber Efendimiz'e geçtiği ağaçlar, taşlar, es-Selâmu aleyke yâ Resûlallah! demez miydi?
Diyordu.
Evliyâullah kalbini sâfileştirdikten sonra ilerleyince etrafındaki eşyanın tesbihâtını duymuyor mu?
Duyanlar var. Baş kulağıyla duyanlar var.
Ve in min şey'in illâ yüsebbihu bi-hamdihî ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahüm. "Hiçbir şey yoktur ki Mevlâ'yı zikr ü tesbih eylemesin. Lakin siz anlamıyorsunuz."
Âyet-i kerîme böyle bildiriyor.
"Hocam! Demek ki benim şimdiye kadar alıştığım duymak, görmek hikâyeleri biraz daha başka türlüymüş."
Mübarek olsun! Bu hayatın daha senin görmediğin, benim bilmediğim çok tarafları var. Allah konuşturursa konuşturur, duyurursa duyurur…
Öyle gelir ona.
Benim talebelerim bana mektuplar getirirler; size bazılarını okusam yerinizden kalkar, feryadı basarsınız. Millet neler duyuyor, neler görüyor, başlarına neler geliyor, bir bilseniz. Bir sen varsın, bir ben varım; görmeyen duymayan… Başkaları neler görüyor, neler duyuyor...
"Bunun için mi yaratıldın? Allah sana bu hayatta bunu mu emretti?" deyince, bir seri ikazdan sonra;
"Bu atlas döşekte Allah aratılmazsa atlas döşek eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bu padişahlıkla bu iş olmazsa padişahlık eksik olsun." demiş, bırakmış. "Bunun için yaratılmadıysam neden yaratıldım?" diye, "Allah bana ne emretti?" diye düşünmeye başlamış. Kulluğunun yoluna girmiş.
En sonunda nasıl ölmüş?
İbrahim b. Edhem hazretleri deniz kenarında nöbetçi iken ölmüş. İslâm hududunda, deniz kenarında, İslâm âlemini nöbetçi olarak beklerken vefat etmiş. Allah bu büyük velînin şefaatine erdirsin.
Bi hürmeti esrâri’s-sûreti’l Fatiha.
06.01.1992 -
Şeytanın Hileleri, Nefis
05.12.1997 -
İnsanın Yaratılış Gayesi,
