06.01.1992 - Şeytanın Hileleri, Nefis

06.01.1992 - Şeytanın Hileleri, Nefis
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh. Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih hamden lâ âhire li-kâilihî illâ rıdâhu. e's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tabiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn
Emmâ ba'd.
Üzine li'l-lezîne yukâtilûne bi-ennehüm zulimû.
"Kendilerine savaş açılmış olan mü'minlere mukabele etmeye izin verildi. Çünkü çok zulme uğruyorlar, mazlum durumdalar." diye âyet-i kerîmede bunun için müsaade verildiği bildiriliyor. Müslüman aslında para, pul, servet zenginlik için "fütuhat olsun, kıtalar ele geçsin, servet olsun" diye savaşmaz. Çünkü dünya onun asıl yurdu değildir ve kalbinde dünya sevgisi yoktur. Olmaması gerekir.
Hubbü'd-dünyâ re'sü külli hatîetin. "Dünya sevgisi bütün hataların başıdır."
Ve buğzu'd-dünyâ re'sü külli fadîletin. "Her faziletin başı da dünyayı sevmemektir, dünyaya buğzetmektir."
Zorbaların karşısında durmak gerektiğinden, adaletin yerine getirilmesi gerektiğinden cihat vardır.
Elhamdülillah ki cihat vardır. O da Allah'ın bir nimetidir. O da Hakk'ın, hakimiyetin yeryüzüne yerleşmesi, zulmün kalkması için yapılan bir çeşit faaliyettir. O da bir sevgi faaliyetidir. Cihat bir sevgi faaliyetidir. Çünkü mazluma yardım ediliyor. Cihat bir sevgi faaliyetidir çünkü hak ve hakikatin yerini bulmasına gayret ediliyor. Mü'minin düşmanları çoktur. Bunu âyet-i kerîmelerle, hadîs-i şerîflerle biliyoruz. Çok net olarak "düşman" diye vasıflandırılmış olan şeytan vardır. Çok net olarak biliyoruz ki şeytan bizim düşmanımızdır; bu mâlum.
İnne'ş-şeytâne leküm adüvvün fe'ttehizûhü adüvvâ. "Hiç şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin." buyruluyor.
Şeytanın düşman olduğunu bilerek onunla savaşmak lazım gelir. Sonra insanın en azılı düşmanı kendisidir, nefsidir.
Adüvveki nefsike'l-letî beyne cenbeyk. "Senin en azılı düşmanın, en şiddetli düşmanın, şu iki yanının içinde olan yani sağının solunun arasında yer alan nefsindir."
Sen, hedefin ta kendisi, on ikinin ta kendisi, sen kendinin düşmanısın.
"İçindeki nefsin senin en büyük düşmanındır." deniliyor. Tabi nefis görünmüyor, şeytan görünmüyor. Dürtüklemelerini, içeriden kışkırtmalarını biliyoruz; hissediyoruz. Şeytan bizi kışkırtıyor, nefis bizi kışkırtıyor. "Adam öldür, hırsızlık yap, arsızlık yap, yüzsüzlük yap, günah işle." vesaire içeriden bir takım emirler geliyor; rahmânî olmadığı belli.
İşte onlar şeytandan ve nefisten.
Hangisi şeytandan, hangisi nefisten? İçeriden gelen dürtüklemeler, kışkırtmalar, tahrikler, emirler, fitne fesat arzuları, duyguları nereden?
Eğer ısrarla aynı şekilde devam ediyorsa nefistendir. "Ya yemek yiyeceğim, karnım acıktı, ne olur!" İçeriden boyuna yemek istiyor. Beş dakika, on dakika, yirmi dakika...hiç geçmiyor hep devam ediyor. Nefis acıktı, yemek istiyor. Bir şeyin üzerinde ısrarla duruyorsa nefistendir. Çünkü nefis aptaldır ve inatçıdır. Değişmez, gabîdir, dönmez. Çevik değildir, hantaldır, aynı şey üzerinde ısrar eder.
"Uyku uyumak istiyorum, uyku uyumak istiyorum."
İllallah!
"Yemek istiyorum, yemek istiyorum."
"Yar bana bir eğlence, yar bana bir eğlence!"
"İçki içmek istiyorum, içki içmek istiyorum."
Ateş bacayı sarar gibi adam illa içki içecek, içemeden duramaz. Meyhanenin kapısından geçerken sanki mıknatıs, toplu iğneyi çekiyor gibi kapılır, gider. Kendini meyhanenin içinde bulur. Neden? Nefis bir şeyi tutturdu mu, kancayı taktı mı bırakmaz. Israrla ister. İnatçı bir çocuk gibidir. Çocuğun ağlayıp da illa şunu istiyirum diye tepindiği gibidir, verinceye kadar ağlar.
Eğer oyundan oyuna geçiyorsa şeytandır. Çünkü şeytan kurnazdır, hilebazdır. Ta ezelden beri bu işi yaptığı için tam profesyoneldir ve oyundan oyuna geçer. Nasıl geçer? Kitaplar bir misal yazıyor. Mesela; maksadı günah işletmek olduğu için günahın hangisi olursa olsun onu işlettirse memnun olur ama en feci günaha düşürmekten daha çok memnun olur.
Büyük şeytan, sabahları öbür şeytanları etrafına toplarmış; "Akşamleyin en güzel, en âlâ, en kötü şeytanlığı yapanın başına taç giydireceğim." dermiş.
Hadi yallah vazife başına dağılın bakalım! Sanki çete reisi mafyasını etrafına salıyor gibi bütün şeytanlar dağılırmış. Sonra rapor alıyor;
"Falanca insanı kandırdım." diyor, "Başına taç giydirsin." diye bekliyor ama yok.
Sen ne yaptın?
"Bugün falanca insanı şu günaha sürükledim, bu hataya sürükledim, şu edepsizliği yaptırdım, bu edepsizliği yaptırdım."
Değil, değil, değil! En son avenesinden bir tanesine sorarmış;
"Sen ne yaptın?
Karı kocanın arasına girdim. Bir onu kışkırttım bir bunu kışkırttım, bir onu körükledim bir bunu körükledim. Nihayet birbirleriyle darılttım ve boşattırdım, yuvayı yıktım.
"Tamam! Aradığım sensin. Gel bakalım. Başına şeytanlık tâcını giydiriyorum." der, tâcı ona giydirirmiş.
Şeytanın oyunları hileleri çok, her şeyi yapar. En hoşuna giden ara bozmaktır. Karı kocanın arasını bozmak, arkadaşların arasını bozmak, fitne fesat, nifak çıkarmak. Taktik değiştirir. Bir şeyle yıkamayacağını anlayınca öbür taraftan yıkmaya çalışır.
Misal; bir kişiye gelir der ki;
"Namaz kılma!"
"Yok, kılmam lazım. Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de 'namaz kılın' buyuruyor." der, kılmam lazım diye direnir.
"Kılma! Bak kar yağdı, şimdi sular buz gibidir, derin çatlar alimallah, üşürsün zangır zangır titrersin"
"Yok, kılacağım."
"Elbisenin ütüsü bozulur, öğleden sonra bir yere gideceksin."
Değiştiriyor. Maksat namaz kıldırmamak. Onun için soğuğu gösterir, ütünün bozulmasını gösterir, başka bir şey gösterir.
"Kılacağım! Allah'ın emri. Ütü de bozulsa kılacağım, hava soğuk da olsa kılacağım."
"Tamam, tamam pekala. Madem kılacaksın o zaman hızlı hızlı çarçabuk kıl. Yetişeceğin yere çarçabuk yetiş."
"Yok, niye hızlı kılacakmışım? Namazın vakar içinde, sekîne içinde kılınması lazım. Allahu Ekber derim şuurlu bir tarzda kılarım, öyle aceleye getirmem.” Çünkü namaz paldır küldür kılındı mı sevap olmuyor. İnsan namaz kılmamış gibi oluyor. İbadette acele makbul bir şey değil.
"Mâşaallah! Çok iyiymişsin, akıllıymışsın. Pekâlâ, o zaman şöyle halka ibret ol. Halkın karşısında, görünen bir yerde, özene bezene namazını kıl da herkes nasıl huşu ve huzur içinde namaz kılındığını sende bir görsünler."
O zamanda riyaya düşürmek istiyor. Onu da atlatırsa "Ben gösteriş ve riyayı sevmem." derse "Doğru, tamam gösteriş olmasın. O zaman evde kıl." der. Cemaat sevabından vazgeçirecek. Çünkü camide 27 kat sevap.
"Yok, camide kılmam lazım." deyince bir başka oyuna geçer. Bir namaz işinde kırk tane kılığa girer. Eğer böyle içindeki günaha doğru meyil veya sevabı kaçırma şekli oyundan oyuna geçiyorsa bu şeytandandır.
Şeytan insanın düşmanı; nefsi, hevâ-i nefsi düşmanı. İnsan nefsinin arzularının rüzgârına kapıldı mı fırtına gibi, kasırga gibi yerden yere çalar. Dünya insanın düşmanı. Şu dünya; maddesiyle, güzelliğiyle, manzarasıyla, plajıyla, gazinosuyla, boğazdaki eğlence yerleriyle, lüks lokantalarıyla, barlarıyla, pavyonlarıyla düşman.
Neden?
Çünkü tuzak; çeşitli şekillerde insanı Allah'ın rızasından ayırdığı için.
Sonra kâfir düşman, biliyoruz; istila etmek ister, esir etmek ister, öldürmek ister saldırır.
Sonra münafık, düşman. Dışı mü'min içi kâfir. Müslümanların arasında yaşıyor, sinmiş. Ama müslümanları sevmiyor, fırsat kolluyor ve fırsatını bulduğu zaman o da zarar verecek. O da münafık. O da bir düşman. İnsan şeytanla cihat edecek. Nefisle cihat edecek; bu cihadın en büyüğü.
Hadîs-i şerîfe göre bir tanesi de hasetçi müslüman.
Mü'minün yahsüdühû. Hased eden düşman. Başka düşmanlar yetmiyormuş gibi "müslümanlar birbirlerinin hasmıdır, hasetçisidir. Çekişirler uğraşırlar. Öbür taraftan atı alan Üsküdar’ı geçer daha öteye gider. Müslümanlar halen çekişmede. Cidde'de bir Arap doktor bana; "Yâ üstad! Acaba müslümanları uyuşturmak için mi tasavvufu aralarına sokuyorlar? 'Kâfirlerle çarpışılmasın diye mi en büyük cihat nefisle cihatmış.' diyorlar. Bu hadîs-i şerîfler sahih olmasın." diye bir laf söyledi.
"Öyle şey olur mu?" dedim, hadîs-i şerîfleri söyledim. Kendisi Arap ama hadislerden şüphe ediyor; onun için okuyorum.
Fudayl radıyallahu anh'ten Tirmizî rivayet etmiş. "Hasen hadis." diyor.
el-Mücâhidü men câhede nefsehû fî zâti'l-lâh. "Mücahit Allahu Teâlâ hazretlerinin zâtı yolunda, O'nun uğrunda, Allah uğrunda, Allah için nefsiyle cihat edendir."
Ortada düşman yok. Nefsi var, nefsiyle cihat ediyor; mücahit budur. Sonra Ebû Zer hazretlerinden başka bir rivayet var:
Efdalü'l-cihâdi en yücâhede'r-racülü nefsehû ve hevâhü. "Cihadın en faziletlisi, kişinin kendi nefsiyle ve hevasıyla, içindeki arzular, istekler ve ihtiraslarla uğraşmasıdır."
Demek ki o doktorun endişeleri yersiz. Tasavvuf uyuşturucu bir meslek değildir. "Kültür, medeniyet, insan hakları" diye müslümanları asıl başkaları uyutuyor. Kimin uyuttuğunu Allah daha iyi biliyor.
Tarih boyunca en büyük mücahitlerin hepsi mutasavvıftır. Erbâb-ı tasavvuf arasından, meşâyih-i kirâmın içinden çıkmıştır. Bizim Kübreviyye tarikatimizin pîri Necmeddin-i Kübrâ Efendimiz Hive'de, Harezm'de Moğollar'ın karşısında cihat ederken şehit olmuştur. Kafkas kahramanları Şeyh Şamiller bizim Nakşibendî tarikatinin Kafkasya'daki mücahitleridir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin sultanlarla nasıl cedelleştiğini, hapislere girdiğini herkes bilir. Müslümanların başındaki bu evliyâullahın, şeyhlerin müritlerini alarak beraberce seferlere, gazalara gittiklerini ve düşmanlarla çarpıştıklarını herkes bilir. Gümüşhaneli [Ahmed Ziyaeddin] hazretlerinin Ruslarla cihadını millet biliyor.
Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri rüya görmüş. Ertesi gün yaşlı bir ihvanına;
"Rüyada cihat etmem emir olundu. Tabi kendisi yaşlı. Kılıçları, kalkanları, zırhları, okları hazırlamaya başlayalım." diyor.
O yaşlı ihvanı;
"Efendi Hazretleri! Siz zaten cihâd-ı ekber ediyorsunuz. Nefisle mücadele en büyük cihattır. Rüya ona yorulsa." diyor.
"Hayır! Benim anlayışıma göre gerçekten savaşa gitmemiz gerekiyor. Rüyadan çıkardığım mâna odur. Kılıçları hazırlayalım." diyor.
Hazırlığa girişiyorlar. Demirci dervişler, müritler, demir kılıçlar yapmaya başlıyorlar; oklar hazırlanıyor, savaş malzemeleri hazırlanıyor. Aylarca çalışıyorlar. Öbür taraftan Padişah hazretleri, Nemçe kralı -Avusturya kralıyla- savaş yapmaya karar vermiş, kendisi de savaşa gidecek. Kanûnî'den sonra padişahlar savaşa çıkmıyorlar, komutan gönderiyorlar. Ama bu padişah çıkmaya karar vermiş "Evliyâullah-ı kirâmı da toplayalım, savaşa öyle gidelim." diyor. Tabi kazanmasını garanti etmek istiyor. İstanbul'dan Sivas'a haber gönderiyor. Haberci, ulak doludizgin geliyor;
"Padişah hazretlerinin fermanı, selamı ve hürmetleri vardır. Sizi Nemçe kralıyla yapılacak savaşa davet ediyor." diyor. O da;
"Biz zaten kaç aydır hazırlanıyorduk, rüya görmüştük." diyor.
Ulak bu haberi İstanbul'a getirdiği zaman padişah dehşetli seviniyor, "Bu da bir hayra alamettir." diyor. Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri Sivas'tan kalkıyor, İstanbul'a doğru yola çıkıyor.
İzmit'e kadar yaklaşmışken Üsküdar'dan Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî hazretleri ihvanıyla İzmit'e kadar onu karşılamaya geliyor. Üç merhale, üç günlük yola İzmit şehrine kadar karşılamaya geliyor. Oradan İstanbul'a geliyor, nihayet savaşa gidiyorlar. Haçova meydan savaşı kazanılıyor. O orduyla Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri ve Tâcü't-tevârih sahibi Hoca Sâdeddin Efendi ve büyük evliyâullahın, hocaların ve şeyhlerin o savaşın kazanılmasında kat’i tesiri oluyor. Ordu bozulduğu sırada Padişah kaçacak duruma geliyor; onlar diretiyorlar ve savaşı kazanıyorlar.
Onun için o bir iftiradır. Erbâb-ı tasavvufun uyuşuk olduğu, tekkelerde miskin miskin durduğu bir safsatadır, yalanın ta kendisidir!
Allah hepinizde razı olsun.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühü.
06.03.1998 -
Cuma Namazının Önemi
06.01.1985 -
Hadis Nakletmenin İnceliği,
