İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

12.05.1997 - Sağlam İman

12.05.1997 - Sağlam İman
Günün Sohbeti

12.05.1997 - Sağlam İman

17.09.2025
15 dk 45 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü lillâhi rabbil-âlemîn. Hamden kesîren, tayyiben mübâreken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmid-dîn.

Emmâ ba'd:

Necâ evvelü hâzihi'l-ümmeti bi'l-yakîni ve'z-zühdi ve yehlikü âhiri hâzihi'l-ümmeti, bi'l-buhli ve'l-emel.

Hatîb-i Bağdâdî ve İbn Ebi'd-Dünyâ'nın rivayet ettiğine göre, PeygamberE fendimiz buyurmuşlar ki;

"Bu ümmetin evveli yakîn ve zühd ile necat bulacak, kurtulacak ve bu ümmetin âhiri de cimrilik ve tûl-i emelle helâk olacak!"

Biliyorsunuz ümmet kelimesinin birçok mânası var; yaygın olan mânası, "bir grup insan topluluğu" demek.

Biz âhir zaman ümmetiyiz. Peygamber Efendimiz'in, peygamber olmasından sonra dünyada yaşayan insanların hepsi âhir zaman ümmetidir, âhir zaman peygamberinin ümmetidir:

Amerikalılar, Almanlar, İsveçliler, Yahudiler, Yunanlılar, Ermeniler, Brezilyalılar, Güney Afrikalılar, Avustralyalılar, Filipinliler, Polinezyalılar.

Her yerin insanı, Peygamber Efendimiz'in peygamberliği başladıktan sonra kıyamete kadar olan zamanda yaşayacak olan insanların hepsi, Peygamber Efendimiz'in ümmetidir.

Bu ümmet iki bölüktür:

1. Ümmet-i da'vet

2. Ümmet-i icâbet

Ümmet-i da'vet; "Peygamber Efendimiz'in kendilerini müslüman olmaya davet etmiş olduğu, muhatap almış olduğu, Peygamber Efendimiz'in davetine muhatap olan insanlardır."

"Eğer Peygamber Efendimiz'in peygamberliğini kabul ederse, Kur'ân-ı Kerîm'e inanırsa, Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah derse, o da davete icabet etmiş olur, ümmet-i icabet olur."

Peygamber Efendimiz'in peygamberliği devresinde gelmiş, Peygamber Efendimiz'e inanmış, icabet etmiş.

İcabet etmek, "yapılan bir daveti kabul edip gelmek" demek.

Davete gelmiş, ötekiler gelmemiş. Gelmemiş ama belki gelebilir, ölünceye kadar vakit var; bilmiyoruz ki.

Mesela Amerika'da bir senatör müslüman olmuş. Fransa'da bir filozof, bir hakîm müslüman olmuş. Japonya'da bir alim müslüman olmuş.

Çin'de iki yüz milyon müslüman olduğunu duymuş muydunuz?

Çin'den gelen bir arkadaşa rakamı tekrar tekrar sordum, o kendisi söyledi. Çin'de Çin kökenli iki yüz milyon müslüman varmış.

"Uygurlu filan mı, Türk kökenli mi?" dedik.

"Hayır, Çin ırkından iki yüz milyon müslüman var." dedi.

Çin, dünyanın en kalabalık ülkesi; böylece müslümanı en çok olan ülke sıfatını da kazanmış oluyor. Her ne kadar Endonezya'da da iki yüz milyon kadar müslüman varsa da, Çin'de bu kadar rakamı bilmiyordum.

Çin'den gelen bir arkadaş, Danimarka'da beni ziyaret etti, iki yüz milyon Müslüman.

Demek ki Çin'deki bir insan da bakarsınız, oradaki müslümanların çalışmasıyla müslüman olur. Bakarsınız İsveç'teki bir insan da müslüman olur. Ümmet-i da'vettir, icabet ederse, ümmet-i icâbet olur. İcabet etmezse, Peygamber Efendimiz'i kabul etmezse, Allah'ın gönderdiği âhir zaman peygamberine inanmamış olur, sorumlu olur.

Demek ki bizim ümmetimiz Peygamber Efendimiz'in peygamber olduğu yıldan itibaren yaşayan insanlar Ümmet-i Muhammed'dir. Peygamberliğini kabul etmişse müslüman olmuştur; kabul etmemişse maalesef "Vazifesini yapmamış." demektir.

Fakat biz, sadece davete icabet edenleri düşünsek bile, yani "eşhedü en lâ ilâhe illallah" deyip müslüman olanları düşünsek bile, bunlar da dünyada bir hayli kalabalıktır. Elhamdülillah dünyada bir buçuk milyar kadar müslüman var. Dünyanın en kalabalık inanç grubu durumunda bulunuyoruz.

Şimdi bu ümmet, Peygamber Efendimiz'in peygamberliğe başladığı zamandan şu ana kadar ve kıyamete kadar

Bu ümmetin evveli, Peygamber Efendimiz'in ashabıdır, onun zamanında müslüman olmuş insanlardır. Onlar bu ümmetin en şereflisidir. Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde böyle sınıflandırmış. En şereflisi, Peygamber Efendimiz'i gören insanlardır.

Peygamber Efendimiz'i gören insanlara "ashab" veya "sahabe" denilir. Bir tane olursa sahabi denir, kadın olursa sahabiye denir.

Onlar ümmetin en yüksekleridir.

Sahabenin en yükseği de dört halifedir. Faziletleri hilâfet sırasına göredir:

Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn.

Ondan sonra Aşere-i Mübeşşere'dir. Ondan sonra altı kişi daha var, cennetle müjdelenmişlerdir.

Ondan sonra Bedir harbine katılanlardır, onların methi hakkında çok hadîs-i şerîfler var.

Böylece sıralanır gider…

Ashaptan sonra tâbiîn gelir. "Ashâbı görmüş ama Resûlullah'a yetişememiş nesil."

Ondan sonra tebe-i tâbiîn denilen; "tabiîni görebilmiş insanlar" gelir.

Hayru'l-kurûni karnî. "En hayırlı devre, benim devremdir."

Sümme'llezîne yelûnehüm, sümme'llezîne yelûnehüm. "Sonra ondan sonraki nesil, sonra ondan sonraki nesil." diye bu sıralamayı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz söylemiştir.

Bu ümmetin evveli ashaptır, tâbiîndir, tebe-i tâbiîndir, Allahu a'em ilk devirlerin insanlarıdır.

Necâ evvelü hâzihi'l-ümmeh. "Bunlar cehenneme düşmekten, azap görmekten kurtulacaklar, cennete girecekler, bahtiyar olacaklar."

Ne ile kurtulacaklar?

Bi'l-yakîni ve'z-zühdü. "İki güzel sıfat ile cennetlik olacaklar, cehennemden kurtulacaklar: Birisi yakîn.

Yakîn, Türkçe'deki "yakın" kelimesine benziyor ama karıştırmamak lazım Türkçe'deki yakın, "uzak olmayan" demektir, onun Arapça'daki karşılığı karîb'dir. Bu yakîn, "şeksiz şüphesiz, pürüzsüz sâfî inanç" demektir. Yakîn sahibi insanlara mûkınîn derler.

Bakara sûresi'nin başındaki ilk âyetlerde geçiyor:

Ve bi'l-âhiretihüm yûkınûn. "Onlar âhirete şeksiz şüphesiz inanırlar." diye geçiyor.

"Ben o adamı yakînen tanıyorum." diye bir tabir vardır. Ne demek? "Şeksiz şüphesiz tanıyorum." demek. Yoksa "O benim akrabam!" demek değil, "O benim yakınımda oturuyor." demek değil.

Hiç tereddütsüz tanıyorum, o adam iyi adamdır, o adam hakkındaki kanaatimde bir eksiklik yok." demektir demektir.

Bu ümmetin evveli; çok kuvvetli imanlı insanlardır. Sahabe-i kirâmın her birisi yıldızlar gibiydi, çok mübarek insanlardı, imanları çok kuvvetliydi. O mübarek insanlar birkaç devre yetişti, sonra gelen insanlar dünyaya daldılar, günahlara daha çok bulaştılar.

Onlar yakîn ile kurtulacaklar; şeksiz şüphesiz, pürüzsüz, sâfî, tertemiz, sağlam imanları olduğu için cennete girecekler; bir.

Ve'z-zühd.

İkincisi; zühd ile.

Zühd, "dünyaya rağbet etmemek" demek. Zühd sahibi insana zâhid denir. "Âhireti hedef alıp, âhiretin makamlarını, derecelerini, mükâfâtlarını düşünüp, dünyaya aldırmayan, dünyayı sevmeyen kimse" demektir. Zühd sahibi insana zâhid derler yani dünya gözünde değil, gönlünde değil. Mühim değil âhiret; yeter ki âhireti iyi olsun.

Âhiretini kazanmak için dünyayı verir, hayır yapar, sadaka verir, gözü toktur, haramdan bir menfaat gelse "İstemem." der. Amacı dünyalık değildir, âhireti düşünür. Âhireti düşündüğü için günahlara yanaşmaz, para hırsına kapılıp da haramları, günahları işlemez.

"Âhirette makamım iyi olsun, Allah beni sevsin, azaplandırmasın, cennetine soksun!" diye dünyanın haram olan, yasak olan taraflarına yanaşmıyor, iltifat etmiyor.

Onları sevmiyor, "Onları alacağım." diye hırs beslemiyor. İşte zâhid bu. O devrin insanları böyle idi.

Hatta Amr İbnü'l-Âs radıyallahu anh, ordusuyla Mısır'ı fethetmeye gittiği zaman, şimdiki Kahire'nin göbeğinde Fustat şehri vardı. Fustat şehrinin surları vardı, onu muhasara etti. Kaledekiler kapıları kapattılar, savunma durumuna geçtiler.

Amr İbnü'l-Âs onlara;

"Siz yanlış bir şey yapıyorsunuz. Biz sizin tanıdığınız, size gelmiş başka düşmanlar gibi değiliz. Benim ordumdaki insanların hepsi şehit olmayı hedef edinmiş; 'Ölsem de cennete girsem!' diye ölmeyi arzu eden insanlar. Ama sizler, hepiniz, yaşamayı arzu ediyorsunuz. 'Ne yapıp edip canımı kurtarırım, acaba nasıl daha çok yaşarım?' diye düşünüyorsunuz. Siz bizi tanımıyorsunuz, bizimle baş edemezsiniz. Teslim olun, şartları konuşalım, bize tâbi olun!" diye haber gönderdi.

O devrin insanları öyle idi. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, onları savaşa gönderdiği zaman, savaştan geri dönmeyi ummazlardı. "Canımız sağ kalır, döneriz de daha yaşarız." diye düşünmezlerdi, şehit olmaya giderlerdi. Uğurlayanlar da onların bir daha döneceğini beklemezlerdi.

Hatta Mûte savaşında yenildikleri zaman, Peygamber Efendimiz onların şehit olduğunu minberden söyledi:

"Şimdi Zeyd b. Hârise şehit oldu, sonra sancağı Câfer b. Ebî Tâlib aldı. O da şehit oldu. Sonra sancağı Abdullah b. Revâha aldı. O da şehit oldu." diye haber verdi.

Hatta Câfer b. Ebî Tâlib Efendimiz için; "Onun cennette uçtuğunu görüyorum." diye söylediği için lakabı "Tayyar" oldu.

Onlar geri çekilip Medine'ye geldikleri zaman savaşmışlardı, ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. Düşmanla karşılaştıkları zaman düşman ordusu çok kalabalıktı; [yüz bin kişi] kendileri çok azdı. [Üç bin kişi.]

Komutanlar;

"Biz bu kadar kalabalık bir düşmanla çarpışamayız, geri çekilelim!" dediler.

Bazıları da dedi ki;

"Çarpışıp yenmek için buraya gelmedik. Resûlullah bizi buraya 'Çarpışın.' diye gönderdi, ölürsek şehit oluruz; gayemiz yenmek ve zafer değil!" dediler.

"Resûlullah çarpışın dedi, çarpışmamız lazım" dediler.

Çarpışmaya girdiler, kahramanca çarpıştılar çarpıştılar; yenişme durumu olmadı ama bir zafer de kazanılamadı. Geride sağ kalanlar Medine'ye gelince, çok ilginçtir, Medine'nin ahalisi gelenlerin yüzüne bakmadı.

"Öteki kardeşleriniz öldü de, siz niye geriye döndünüz?" diye onlara iltifat etmediler

Resûlullah Efendimiz onlara iltifat edinceye kadar.

Onların mantıkları böyleydi, başka türlü çalışıyordu, bizim gibi çalışmıyordu, değişik düşünüyorlardı. Onlar çok kuvvetli iman sahibiydi ve dünyaya metelik vermiyorlardı.

Ebû Zerr-i Gıfârî hazretlerine dört bin altın verilmiş, bir gecede dağıtmış. O yanında para biriktirmeyi sevmezdi, hemen dağıtırdı.

Halbuki şimdi hepimizin cebinde, kesesinde, kasasında ne kadar para vardır. Ertesi güne bırakmamış.

Onlar;

Yevmün cedîd, rızkun cedîd. "Yeni bir gün, yeni bir rızık" - Allah gönderir - derlerdi. Yani evvelden saklamaya lüzum yok.

Kadının birisi bir sûfî ile evlenmiş. Adamın hiç bir şeyi yok, tam takır evi. "İyi bir zâhid" diye evleniyor. Evlendikleri zaman bakmış ki dolapta yiyecekler var.

"Ben de seni zâhid sanmıştım, derviş sanmıştım. Senin tevekkülün tam değilmiş, dolabında yemekler dolu!" diye memnun olmadığını beyan etmiş.

O devrin insanları böyle.

Demek ki dünyaya meyletmiyorlar, zâhid insanlar, ibadete gayretli insanlar, yakîn sahibi, kuvvetli iman sahibi insanlar.

Muhterem kardeşlerim. Allah bizi yolundan ayırmasın; hayırları işletsin, günahlardan uzak eylesin. Yakîn sahibi, kuvvetli, tereddütsüz sağlam iman sahibi eylesin.

el-Fâtiha!

 

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
25.02.2000 - Müslüman Kardeşin Müslüman Kardeşe Duası, Tövbe, Helal ve Haram Lokma
30.10.20269 dk 57 sn
03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
18.10.202614 dk 57 sn
09.05.1997 - İslamın Üstünlüğü
09.09.20268 dk 20 sn
00.00.1994 - Tasavvuf, Güzel Ahlaklı Olmak, İlmiyle Amel Etmek
16.07.202614 dk 51 sn
00.02.2000 - Cehennem, Magfiret, Müminlerin Affedilmesi, Kıyamet Alametleri
04.06.20267 dk 12 sn
07.11.1997 - İbadetleri Ölçülü Yapmak, Cahilin İbadeti, Alimin İbadeti, İcadlar Yapın, Dünyaya Açılın
05.02.202615 dk 5 sn
02.01.1983 - Hz. Ademin Tevbesi
15.04.20265 dk 33 sn
04.11.1994 - Din Hakkında Konuşanları Kuran Süzgecinden Geçirme
26.04.202613 dk 23 sn
22.10.1989 - Peygamber Efendimizin Yemedikleri, Diş Temizliği, Misvakın Önemi
07.09.202513 dk 42 sn
06.01.1992 - İslam Merhamet ve Sevgi Dinidir
21.10.20266 dk 2 sn
00.00.1994 - Tasavvufun Tarifleri
02.09.202614 dk 56 sn
13.11.1992 - Mehmed Zahid Kotku Anma, İslam Sevgi Dinidir
14.07.202611 dk 8 sn
06.04.1995 - Müslüman Nasıl Olmalı, Ölüme Hazırlıklı Olmak, Kendini Yetiştirmek
26.11.202510 dk 25 sn
17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
26.10.20248 dk 44 sn
15.07.1995 - Sahih Kaynak, Sünnetin Önemi
06.07.20255 dk 2 sn
00.00.0000 - Gece İbadetinin Önemi
04.03.20264 dk 22 sn
14.03.1997 - Kuran ve Sünnete Sarılmak, Sahih Kaynak, Buhari
15.07.20255 dk 53 sn
07.11.1997 - Alimin Uykusunun Önemi, Namazı Cemaatle Kılmak, Kıyafette Ölçü
02.07.202613 dk 55 sn
02.05.1997 - Alimliğin Önemi, Alimlerin Yapmaması Gerekenler, Aileyi İlme Teşvik Etmek
01.08.202610 dk
23.11.1995 - Tasavvufta İnsanın Gayeye Ulaşması İçin Yapması Gereken Allahı Anmaktır
25.05.20246 dk 57 sn
AKRA